Büyük şehir, uzaktan bakıldığında binlerce rengin, milyonlarca hareketli noktanın oluşturduğu devasa bir ışıltı denizidir. Ancak bu denizin kıyısına vuranlar, onun aslında ne kadar soğuk ve uçsuz bucaksız bir çöl olduğunu yalnızca geceyarısından sonra anlarlar. Suna da o insanlardan biriydi. Yıllar önce daha iyi bir hayat kurma umucuyla geldiği bu metropolde, şimdi devasa bir kulenin yirminci katındaki stüdyo dairesinde, zamanın durduğu bir adada yaşıyordu.
Gündüzleri hayat akıp giderdi. Metro istasyonlarındaki insan dalgaları, otobüs duraklarındaki sabırsız bekleyişler, ofisteki klavye sesleri ve kahve makinelerinin etrafında dönen anlamsız sohbetler… Suna bu kalabalığın içinde görünmez bir hayalet gibi yürürdü. Kimse onun gözlerindeki yorgunluğu, ruhundaki o derin sessizliği fark etmezdi. Metropol, insanlara bir arada yaşama vaadi sunarken, aslında onları birbirine en çok yabancılaştıran mekânların başında geliyordu. Herkes kendi hikayesinin kahramanı, başkalarının ise sadece bulanık birer silüetiydi.
Akşam olup da dairenin çelik kapısı arkasından kapandığında, dışarıdaki o gürültülü mahşer yerini sağır edici bir sessizliğe bırakırdı. Suna anahtarı portmantoya bırakır, paltosunu çıkarır ve mutfağa geçerdi. Çay suyunun kaynamasını beklerken pencereden dışarıyı izlerdi. Aşağıda akmaya devam eden trafik, uzaktan karınca hareketliliği gibi görünürdü. O anlarda içine oturan o ağır his, sadece bir kimsesizlik değil, şehrin bizzat kendisinin yarattığı o devasa yalnızlık duygusuydu. Milyonlarca insanla aynı havayı soluyor, aynı caddelerde yürüyor ama hiç kimseye dokunamıyordu.
Bu şehirde insan, kalabalıklar içinde kaybolmayı, sesini kendi içinde boğmayı öğrenirdi. Telefonun ekranı günlerce ışımaz, kapıyı kargo görevlisinden başka kimse çalmazdı. Suna bazen kendi kendine yüksek sesle konuşur, sonra bu durumdan ürküp hemen susardı. Yalnızlık, zamanla evin içinde dolaşan görünmez bir misafir değil, duvarların rengini alan, eşyalara sinen ağır bir koku gibiydi. Kitaplar okunur, filmler izlenir, müzikler dinlenirdi ama hiçbiri o içerideki boşluğu doldurmaya yetmezdi. Çünkü eksik olan şey dışarıdan bir ses değil, ruhun ruhu tanımasıydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, dışarıdaki gürültü tamamen dindiğinde, Suna balkona çıkardı. Soğuk gece rüzgarı yüzünü okşarken gökyüzündeki soluk yıldızlara bakardı. Şehrin ışıkları gökyüzünün kısıtlı bir kısmını bile görünmez kılacak kadar parlaktı. O an anlardı ki; büyük şehir, insanı yalnızlaştırmak için tasarlanmış kusursuz bir makinaydı. Ne kadar hızlı koşarsanız koşun, ne kadar kalabalık yerlerde bulunun, günün sonunda yine kendi gölgenizle baş başa kalırdınız.
Derin bir nefes alarak içeri girdi. Yarın yine aynı çark dönecek, yine o kalabalık sokaklarda yürüyüp metroda yer kapmaya çalışacaktı. Ama şimdi, bu sessiz odada, kendi yalnızlığıyla barışmanın, en azından onu kabullenmenin vaktiydi. Lambayı kapatıp yatağına uzandığında, şehrin uzaktan gelen uğultusu ninni gibi kulaklarında çınlıyor, uykunun o şefkatli kolları onu sarana kadar dışarıdaki devasa yalnızlık dışarıda kalıyordu.

