Bir ayrılığın şarkısı çalıyordu penceresi açık o pembe evde. Uykusu kaçmış anıların kederli iç çekişlerini duyuyordum yaklaştıkça. Efkarın kokusu sızıyordu geceye, rüzgarda aralanan perdenin ardından. Bahçesi çiçeksiz kalmış solgun duvarın önünde durdum. Zamana yayılan bütün anları toplamış gibi yüreğine, eşlik ediyordu şarkıya bir kadın. Yolun başındaki umutlarını, hayal kırıklığını, vazgeçişlerini ve yalnızlığını bırakıyordu nefesi yettiğince. Tanıdık bir resme bakar gibiydim bildik bir acının çerçevesinde. Kayıplar yalnızca gidenin yasını bırakmazdı geride. Kalana ait parçaların da birlikte gömüldüğü ayrılıklardı. Değiştiğimin farkında değildim ben de. Aynı şeylere gülmüyor, aynı heyecanı duymuyordum ama bir gün yeniden eskisi gibi olmayı bekliyordum. Acı yeterince yer bulduğunda, yara tamamen sağaldığında, göz yaşı tükenene kadar aktığında…
İnsan yaşadığı her zorluktan sonra dönüşürmüş aslında. Her seferinde yeniden inşa etmeliymiş kendini. Öncesi ve sonrası hep başka kişiymiş meğer… Her şey öyledir belki de. Bir zamanlar hanımeli kokan bu bahçe bile ne çok şey yitirmiş. Her yanı renkli çiçekler açan bu toprak yabani otlara bürünmüş artık.
Acısını bir süreliğine dinlediği şarkıya emanet eden kadın; ‘bir şey mi aradınız?’ diye seslendi pencereden. Ah! Kaybolan yıllarımı desem yardımcı olur muydu bana? Hanımeli kokulu çocukluğumu da… ‘Yanlış geldim sanırım, kusura bakmayın!’ Ben zaten hep yanlış zamanda yanlış yere gelmiştim. Çekti perdesini, ışığını söndürdü. Artık bahçesinde hanımeli olmayan o ev bir kez daha karanlığa büründü. Ben yine ardıma bile bakmadan uzaklaşıyordum. Geceye direnen sokak lambaları gibi içimde bir ışık arıyordum.



