Erbain zamanında şehrin dört yanını kaplardı dumanlı sis. Göz gözü görmez, ses karanlığın
içine hapsolurdu. E siye derlerdi şehre. Asi bir kızın denizle olan sevdasını haykırırdı dağ, taş,
gök kubbe… Dönemin en soğuk havası dumanlı sisle yayılıyordu şehre. İnsanlar, bu ayın
hoyratlığında dışarı çıkmamayı adet edinmiştir. Karaduman denilirdi denize, acıması olmayan
zifiri sular. Erbain zamanı gelmeden yapılırdı alışverişler, işler, güçler… Erbain, bir karabasan
gibi çökerdi E Siye’ye. Birileri bedel derdi buna, birileri lanet. Hükümet, şehre geliş gidişleri
kısıtlasa da yerel halk yuvasından ve kendilerine kesilen bedelden kaçınmak istemiyordu.
Kimileri bu bedeli hak ettiğine inanırdı, kimisi ise delilik olduğunu var sayardı. Ama herkesin
uyduğu sözsüz bir kural vardı: Kimse Karaduman’ın yakınlarında dolaşamazdı. Zehirli bir ses
olduğu yerel halk tarafından onaylanan en bariz görüştü. Herkes bu sözsüz kurala riayet
ederdi. Tek kişi haricinde… Asi kızın torunu. Yerel halkın; kurtarıcı, cadı, mucize, zavallı
olarak tanımladığı bir bilinmez. Bazıları beş yaşında olduğunu söylerdi, bazıları yirmi beş.
Onunla ilgili bilinen iki şey vardı; Asi kızın soyundan geldiği ve gecenin karanlığına meydan
okuyan bembeyaz saçları. Erbain’ in yerel halkı evine kilitlediği dönemde kapısını aralayan
tek kişi oydu. Gecenin hoyratlığına aldırmadan ilerliyordu. Gözleri yoğun sise rağmen
parıltılıydı. Rüzgârın acımasız hoyratlığında ilerlemesi güç olsa da durmadı. Yer yer
öksürerek, yer yer yaslandığı o yaşlı ağaçta soluklanarak devam etti yola. Yer ayaklarının
altından kaysa da umursamadı. Sis, gözünü yakmak istercesine çoğalsa da aldırmadı. Hava
daha da karardı. Karaduman kendisine yaklaşan kıza tüm hırçınlığıyla cevap veriyordu.
Durması için önüne binlerce taş dizse de aldırmadı kız. Kanayan dizleriyle yürümeye devam
etti. Önünü göremiyor, yolu seçemiyordu artık. Nefesini kesik kesik soludu. Gözlerini
kapattığı o noktada annesinin ölmeden önce söylediği sözü anımsadı. “Karaduman’a ulaşmak
için gözünü değil, yüreğini kullan.” Yüreğini hissetti. Duyduğu ses kendi kalp atışından başka
bir şey değildi. Gülümsedi, tüm karanlığa inat. Şimdi attığı adımlar bir öncekinden daha
güçlüydü. Rüzgâr şiddetini artırdıkça o daha da hızlanıyordu… Ve o dingin, boğuk ses çok
uzaklardan duyuldu.
“Dur E Siye’nin kızı, burası son durak!”
Durmadı. Herkesi korkutan sese yalnızca gülümsedi. Attığı her adım Karaduman’a bir
meydan okumaydı. Ayağının etrafında binlerce dikenli çiçek belirdi. Soğuk havada onlar bile
tutunmak için birbirine sokulurken onun kimsesi yoktu. Karaduman almıştı tüm ailesini,
hayalini, başının üstündeki kırık çatıyı… Dingin ses aynı cümleyi tüm hırçınlığıyla tekrarladı.
Bir adım daha attığında gök yerinden çıkmak istercesine kente boşaldı. Durmaksızın yağan
sular Karaduman’a can olurken, art ardaya çakan şimşekler kıza tarifi imkânsız bir görsel
şöleniydi.
“Ben Asiye’nin torunuyum,” dedi Karaduman’a meydan okuyan sesiyle. “Durdurmaya
yüreğin yeterse buyur.”
Oysa Karaduman’ın yüreği asırlar öncesinde yenilmişti asi kıza.
Ölüm sessizliği… Şimşek, yağmur, rüzgâr duruldu. Birbirine sarılan çiçekler bile nefes almayı
bıraktı. Yasaklı kelime söylenmişti asırlar sonra. Tek harf. Karaduman’ın gazabı işte o tek
harfti. Bunu söyleyebilecek tek kişi ise her şeyi kaybetmiş o deliden başkası değildi. Yere
düştü. Artık yürümeye de mecali kalmamıştı. Ama bu bile onu durdurmadı. Dizlerinin
üstünde o karanlık sulara doğru çekildi. Ona güç veren yegâne şey Karaduman’dan başkası
değildi. Şimdi o karanlık, hırçın suyla arasında hiçbir şey yoktu. Buraya gelebilmeyi
başaranın geri döndüğü görülen şey değildi. O da biliyordu. Ama en başında dönmemek için
vardığı bir sahildi. “Kanlı sahil,” diye geçirdi içinden. Sevdasının yasıyla insanlara lanet olan,
acımasızlığıyla binlerce insanı içine gömen sahil. Kendi annesini de alan bu sular değil
miydi? Denize baktı. Eskiden büyüleyici bir berraklığa sahip olduğu söylenilen denize.
Karanlıktı oysa. En az Karaduman’ın sesi kadar zifiriydi. Titreyen avucunu denize bastırdı.
Korkmuyordu. Annesine dokunmak isteyen parmakları yüreğindeki hasretle titriyordu
yalnızca.
“Neden,” dedi o çaresiz ses. “Bunca kanı neden döktün Karaduman?”
Can sıkıcı sessizliği bölen şey denizin nefesiydi. Karaduman yaşayan bir soluktu. Onun
soluğunu tüm varlığında hissetti kız. Bazılarının aklını alan bu nefes ona gözyaşı oldu.
Annesini kaybettiğinde bile ağlamayan kız, şimdi sessizce akıtıyordu yaşını. Üstelik annesinin
katiline ağlıyordu için için…
“İnsanoğlu… Kendi canınız yanmadığı sürece acı nedir bilmiyorsunuz. Size dokunmayan
yılını bin yıl yaşatıyorsunuz. O yılanın kimleri öldürdüğünü düşünmüyorsunuz bile, ta ki sizin
canınızı ısırana kadar. O zehir sevdiğinize değdiğinde yılanı suçluyorsunuz, oysa onu hayatta
bırakan da siz değil miydiniz?”
“O yılını yaşatan ben değilim… Yaşatanları da zaten öldürdün! Bu kin neden?”
“Asırlar geçse de hala aynı kaldığınız için. İnsanoğlu hep nankör, bencil, hoyrat…”
“Sevdiğin,” dedi kesilen soluğuyla. “Yüreği kanlı bir denizi sevmeye devam eder miydi?”
“Sevdiğimin kanı bana karıştığında, insanoğlu buna göz yumduğunda deniz yandı, kül oldu.”
“Ben yanmak istemiyorum ama!”
“Sen yanmaya doğansın… Şimdi git insanoğlu. Asiye’nin soyundan geleni yakamam
ateşimde.”
“Annemi yaktın!”
“Yanmayı isteyen oydu.”
“Ya bende istersem küle dönmeyi?”
“O yüze… Bunu yapamam.”
Denizin karanlığına kızın ay gibi parıldayan saçları yansıdı. Kendisini görmeyi bekleyen kız
bir başkasının görüntüsüyle irkildi. İlk defa korku belirdiği kalbiyle bir adım geri gitti. Resim
belirgindi. Kendisine benzeyen bir kadın duruyordu. Yüz hatları benzer olsa da sapsarı saçları,
neşeyle parıldayan gözleri, aşkla kıvrılan dudakları onun kim olduğunu haykırıyordu.
E Asiye.
İşte oradaydı. Asırlar önce sevdası uğruna öldürülen gencecik kız. Sevdasının kollarına atılan
masum bir ruh. Denizin sarıp sarmaladığı bir can. Deniz de görünüyordu arkasından. Karanlık
değildi. Beyazdı. Bir yansıma gibi göz alıyordu. Annesinin anlattığı efsanenin bir parçası
düştü aklına. “Karaduman’ın esas adı Ayine’dir. Kalbi kadar aydınlık, insana iç yüzünü
gösteren ve masum kalplerin dileğini yerine getiren büyülü sulardır. Ayine, Asi bir kızın
sevdasıyla sınandığında Karaduman’a dönüşür. Kendi ışığını sevdasına can olmak için feda
ettiği söylenir. Acımasızlığı da buradan gelir, insanoğlunun acımasızlığı onun berraklığını bile
karartan yegâne güçtür… Hiçbiri bilmiyordu, o karanlığın gün gelip onları yutacağını.”
Titreyen adımlarıyla ayağa kalktı. “Peki, Karaduman’ın lanetini bitirmenin yolu yok mu?
Konuşsak, af dilesek…” demişti anımsamakta zorlandığı o yıllarda. Annesinin derin bir nefes
verdiğini, hafifçe tebessüm ettiğini hatırlıyordu sonrasında. Sorusunu cevapsız bıraksa da o
cevabı biliyordu. Efsane Karaduman’ın lanetini bir kefille son bulacağını söylerdi. Onu
delirtmeye başlayan sese dayanmak yerine kendisini hırçın sulara feda etmişti annesi. Ne var
ki o feda bile Karaduman’ın öfkesini yatıştırmadı. Asi kızın soyundan gelen delirerek, intihar
ederek yaşamını sonlandırırdı. Oysa o içindeki hüzün dışında hiçbir belirtiye uymuyordu. Bu
yüzden mucize diyorlardı ona. Hayır, mucize değildi. Cevabını az önce kendi gözleriyle
görmüştü. Onu özel kılan, Asi kıza benzemesiydi. Saçları bu yüzden Ay gibi beyaz ve
parlaktı. Karaduman, içindeki ışığı ona vermişti. Sevdasını yaşatmak uğruna ölmeyi
seçiyordu.
O sevdayı yüreğinde hisseden kız arkasını döndü. Gideceğini düşünen Karaduman sakin bir
soluk verdi. Oysa kız gitmedi. Kollarını açtı, kendisini Karaduman’ın hırçın sularına bıraktı.
Gözleri hiç yıldız olmayan gökyüzüne kaydığında gülümsedi. Artık E Siye’nin laneti son
bulacaktı. “Sana yüreğimi sunuyorum Ayine.” Gözlerini kapattı. İçinde korku yoktu. Aksine
sıcak bir ılıklık, şefkat hissetti. Nefesi kesilmeye başladığında bile yaşadığını hissediyordu.
Saçlarındaki ışık yavaşça sönmeye, özüne dönmeye başladı. Zifiri sular tüm hoyratlığı ile onu
içine çekiyordu. “Son,” diye geçirdi içinden kız. Karaduman’ı sevdasıyla sarıp sarmalamayı
düşledi içinden. Çünkü bilirdi, kurulan her düş gerçekliğe giden en büyük adımdır. Kendisini
denize bıraktığında bir daha uyanamayacağını biliyordu. Deniz, aldığını geri vermezdi. Ama
onu canı pahasına koruyacağını da bir yanı biliyordu. Onu Karaduman’a çeken arzusu
annesine duyduğu hasret olsa da hissettiği tek şey Ayineydi. “Lütfen Ayine, özüne dön,” diye
yalvararak fısıldadı. Bir gözyaşı aktı denize. O yalvarış yankılandı dağ, taş, gök kubbe de ve
dünya birkaç saniyeliğine durdu. Gökyüzünden bir damla yaş düştü, dağdan küçük parça taş,
rüzgârdan hafifçe salınan meltem. Sonra durdu hepsi. Karaduman’ın yaşı düştü denize.
Bulutlar yavaşça dağıldığında yasını derinliğe gömdü. O yaş bir bulut gibi sarmaladı kızı.
Karaduman’ın yaşıyla savruldu kıyıya. Deniz, asırlar sonra aldığını geri verdi.
“Dar sokoot shab khaaneh zed faryad
(Gecenin sessizliğinde ev feryat etti)
Amma too nashnidi
(Ama sen duymadın)
Del be paayat oftaad
(Kalbim ayaklarına düştü)
Aarezoo kardam ba’d az too ‘aaghel nashawam
(Senden sonra deli olmayı diledim)
Aashnaaye man, man gharibam bi too
(Aşina olduğum, sensiz bir yabancıyım)
Ba khiyabaan-haa man rafigham bi too
(Sensiz sokaklarla arkadaşım)
Ba’d too omran man degar ‘aashegh nashawam …
(Senden sonra bir daha âşık olmayacağım)”


