Ruhlar Kül Sisi’ne Karıştığında
Astraea’nın ikiz aylarından ikincisi de Ufuk Çizgisi’nin ardına batarken, gökyüzü mor ve zümrüt yeşili bir karanlığa büründü. Yeryüzünde ise sadece çürümüş etin ve yanmış toprağın kokusu vardı.
Kael, belindeki enerji palasını kınından çekip önündeki yaratığın göğsüne sapladı. Yaratık, gözlerinde hayat emaresi taşımayan, derisi radyasyon patlamalarından dolayı griye dönmüş ve sadece açlıkla hareket eden bir yiyiciydi—ya da eski insanların dediği gibi, bir zombi. Astraea Kolonisi iki yıl önce çökmüştü. Yıldız gemilerinin enkazları arasında sıkışıp kalan son birkaç insan, yürüyen ölülerin istilasına uğramış bu kurak çöl gezegeninde her gün hayatta kalma savaşı veriyordu.
“Kael! Doğu hattı çöktü, geri çekilmemiz lazım!”
Miran’ın çığlığı, fırtınanın uğultusunu yardı. Sığınaklarının çelik kapısı çökmek üzereydi. Yüzlerce zombi, paslı metal barikatları ezerek üzerlerine geliyordu. Gözleri kör, kemikleri dışarıda, kurumuş boğazlarından çıkan hırıltılarla yaklaşan devasa bir sürü…
Kael, Miran ve gruba liderlik eden çiftten Lyra, sırt sırta verdiler. Enerji silahlarının şarjörleri tükenmek üzereydi. Arkalarındaki uçurum, gezegenin “Karanlık Yarıçap” dedikleri, yer çekiminin bile büküldüğü dipsiz bir kanyonuna açılıyordu.
“Uçuruma sürüklendik,” dedi Lyra, nefes nefese. “Başka yol kalmadı.”
Sürü üzerlerine çullandığı an, Kael arkalarındaki boşlukta tuhaf bir şey fark etti. Kanyonun dibindeki zifiri karanlık yerini altın rengi, döne döne yükselen parlak halkalara bırakıyordu. Havada taze çim, leylak ve hafif bir ozon kokusu peydah oldu; çürümüş et kokusunu bir anda yok eden bir koku…
“Atlayın!” diye bağırdı Kael.
“Deli misin?” diye haykırdı Miran.
“Burada kalırsak parçalanacağız! Atlayın!”
Zombilerin ilk sırası üzerlerine atıldığı sırada üçü birden kendilerini boşluğa bıraktı. Ancak bekledikleri o sert düşüş ve kemik kırılması hiç yaşanmadı. Altın halkalar onları bir sarmaşık gibi kavradı. Zaman yavaşladı, Astraea’nın mor gökyüzü parçalandı ve uzay-zamanın dokusu bir kumaş gibi yırtıldı.
Kael gözlerini açtığında, yüzüne çarpan sıcak bir güneş ışığıyla sarsıldı. Astraea’da güneş yüzü görmeyeli yıllar olmuştu.
Ayağa kalktığında bastığı yerin çöl kumu değil, kendi kendine parıldayan gümüş rengi çimenler olduğunu gördü. Başının üzerinde devasa, uçan adalar süzülüyor; adaların kenarlarından aşağıya doğru dökülen şelaleler, havada gökkuşağı köprüleri oluşturuyordu. Gökyüzünde iki ay yerine, etrafında pembe haleler olan üç parlak güneş duruyordu.
“Neresi… burası?” diye mırıldandı Miran, üzerindeki tozlu kompozit zırhı incelerken.
Lyra da yanlarındaydı. Ancak tek gelen onlar değildi.
Yırtılan kapı, sadece onları çekip almamıştı. Sığınak kapısını zorlayan yüzlerce zombi de gümüş çimenlerin üzerine saçılmıştı. Yaratıklar afallamış gibiydi; ışık ve mis kokulu hava onları sersemletmişti. Fakat birkaç saniye içinde o tanıdık, kör açlık yeniden gözlerinde parladı. Hırlayarak Kael ve arkadaşlarına doğru sürünmeye başladılar.
Kael hemen belindeki enerji palasına uzandı ama dü düğmesine bastığında hiçbir şey olmadı. Bataryalar tümüyle ölmüştü. “Tuzak!” diye bağırdı. “Silahlar çalışmıyor!”
Sürü üzerlerine doğru hızlanırken, tepelerindeki uçan adalardan birinden aşağıya doğru mavi ışık huzmeleri süzüldü. Işıkların içinden, uzun sivri kulaklı, üzerlerinde rüzgarla dalgalanan ipek cübbeler taşıyan varlıklar belirdi. Ellerinde ne bir silah ne de bir teknoloji vardı; sadece uçlarında parlayan kristaller bulunan uzun asalar tutuyorlardı.
“Başka boyuttan gelen lanetliler…” dedi en öndeki varlık. Sesi, aynı anda onlarca çanın çalması gibi yankılandı. “Astraea’nın Kül Sisi, bu diyara kadar sızmış.”
“Bize yardım edin!” diye bağırdı Lyra. “Silahlarımız çalışmıyor!”
Ak saçlı elf benzeri varlık asa hafifçe yere vurdu. “Bu diyarda demir ve kıvılcım yönetmez yabancı. Burada sadece Mana konuşur.”
Varlık, elini ileriye doğru uzattı ve karmaşık bir rün çizdi. Havada anında devasa bir ateş çemberi belirdi ve zombi sürüsünün önüne bir duvar gibi çekildi. Alevler yakmıyor, yaratıkları geriye fırlatan bir irade dalgası yayıyordu.
“Şimdi dinleyin,” dedi elf, Kael’in gözlerinin içine bakarak. “Sizin geldiğiniz dünyada canavarlarınızı çelikle yok ediyordunuz. Elsysia’da ise ruhunuzun gücüyle savaşmak zorundasınız. İçinizdeki yaşam kıvılcımını hissedin.”
Kael, yaratıkların ateşi aşmaya çalıştığını gördü. Çaresizlik ve hayatta kalma güdüsüyle göğsündeki sıcaklığa odaklandı. Yıllardır biriktirdiği korkuyu, kaybettiği arkadaşlarının acısını ve yaşama arzusunu zihninde birleştirdi. Avucunu öne doğru uzattığında, parmak uçlarından mavi, saf bir sihir enerjisi fışkırdı. Enerji, önündeki ilk zombi sırasını toz bulutuna çevirdi.
Miran ve Lyra şaşkınlıkla Kael’e, sonra kendi ellerine baktılar.
“Teknoloji bitti,” dedi Kael, dudaklarında uzun zaman sonra ilk kez beliren hafif bir tebessümle. “Ama savaş henüz yeni başlıyor.”
Işık diyarı Elsysia’nın gümüş çimenleri üzerinde, uzaydan gelen son üç insan ve kadim sihirbazlar, başka bir dünyadan taşınan ölüler ordusuna karşı yan yana durdular.

