Ayşe hırkasını sırtına destek yaparak oturduğu pek de rahat olmayan sandalyeden sokağı izliyordu. Ansızın başlayan yağmurdan sonra hemen buraya sığınmıştı. Neredeyse yetmiş yıllık bir geçmişi olan bir pastaneydi burası. Ortam şıktı, pastaları nefisti, çalışanlar her daim güler yüzlülerdi ama şu sandalye işine bir el atsalar iyi olacağını düşünmüştü Ayşe. Koltuklardan birine oturmadığına bin pişman olmuştu.
Çok içinden gelmese de bilgisayarını açtı. Sağa sola koşturan, ara sıra birbirine çarpan insanları, yaprakları sarıdan turuncuya renk değiştiren sonbahar ağaçlarını izlemeyi tercih ediyordu şu an. Fakat yapılacak işler vardı. Günlerden pazar olmasına rağmen çalışması ve son raporları düzenlemesi gerekiyordu.
Derin bir nefes aldı ve kahvesinden bir yudum alarak çalışmaya başladı. Burada olmayı planlamamıştı aslında. Yakın iş arkadaşı Funda’ya kahvaltıya gidecekti ve sonrasında işleri beraber yapacaklardı. Arkadaşı hastalanmıştı. Gece yolladığı mesajı yoldayken gördüğü için evine dönmeye karar vermişti Ayşe. Yağmur birden bastırınca ayakları onu bu pastaneye getirmişti. Adı “La Tulipe” olan bu tarihi pastaneye en son ne zaman geldiğini düşündü ve sonra hatırladı. Yine bir bahar günüydü ama ilkbaharda gelmişlerdi kardeşiyle. Aralıksız yağan nisan yağmuruyla ıslanıp boş olan tek masaya oturdukları bir gündü.
Yağmurlar beni buraya getiriyor demek ki diye düşünmüştü Ayşe. Bir elini yanağına koymuş sokağı izliyordu yine. Çok araba geçmese de dakikalar geçtikçe insanların sayısı artıyordu. Pazar kahvaltısı için bir şeyler almaya çıkanlar, taze ekmeksiz kahvaltı yapamayanlar, yürüyüşe çıkanlar, şehri ziyarete gelenler, belki de işe giden insanlar geçiyordu önünden. Kardeşini düşündü, aylardır görmediğini ve ne kadar özlediğini. Funda’yı düşündü. Tavuk suyuna şehriye çorbası yapıp götürecekti ona.
Yarına hazır olması gereken belgelerden çoğu bitmişti. Arkasına yaslanıp kollarını esnetti ve bir çay istedi kapıda duran güler yüzlü çalışandan. Birden çok tanıdık bir kokuyla irkildi. Arka koltukların oradan geliyordu bu koku. Evet evet, ıhlamur kokusuydu bu. Yeni demlenmiş ıhlamur kokusu. Çocukluğunun en güzel anılarından birini tekrar yaşıyor gibiydi. Poşet çaylarla asla gelmiyordu bu anılar.
Komşuları Ayşe teyze -ki ona Pamuk Nine derdi, Ayşe her okuldan geldiğinde camdan ona seslenirdi ve birlikte ıhlamur çayı içerlerdi. Kendi büyüttüğü ağacın ıhlamurundan yapardı Ayşe Teyze bu çayı. İkisinin de adı Ayşe olduğu için Ayşe Nine demek Ayşe’ye tuhaf gelmişti ve beyaz saçlarından dolayı Pamuk Nine diyordu ona. Sadece saçları ve yüzü pamuk değil, kalbi de pamuktandı. Bir on beş dakika kadar sohbet ederlerdi ve sonra evine giderdi Ayşe. Birkaç yıl sürmüştü bu sohbetleri ve bir gün ansızın camda beklemez olmuştu Pamuk Nine. Hastalandığında her gün ıhlamur çayı yapıp götürmüştü ona. Pamuk Ninesi bu dünyadan sessizce göçüp gittikten sonra ağacı da kurumuştu. Bahçıvan da vardı, herkes ilgileniyordu ağaçla ama bir şeyi unutmuşlardı Ayşe’ye göre. Ağaçların da hisleri vardı.
Gözleri dolu dolu olduğundan ekranı görememeye başlamıştı. Bilgisayarının kapağını indirdi. Gözleri çay tabağının kenarındaki resme takılmıştı. Dikkatli baktığında bir lale resmi olduğunu gördü ve sonra hatırladı. Kardeşiyle geldiğinde çalışanlardan birine sormuşlardı La Tulipe ne demek diye. Fransızcada lale demekmiş. Burayı açan kişinin kökeninin Fransız olduğunu öğrenmişlerdi. Ne tuhaf diye düşündü, pamuk ninesinin de laleleri vardı bahçede. Soğanlarını kışın gözü gibi saklardı. En çok da mor olanları sevdiğini hatırladı. Tabaktaki de mor bir laleydi. Ah, ağlamak için ne çok sebebi vardı…
Gözlerini kurulayıp hesabı ödedi. Çorba malzemeleri için marketin olduğu tarafa yürümeye başladı.
Funda kapıyı kırmızı ve şiş gözlerle açtığında sevinçten hastalığını unutmuştu. Ayşe bir elinde tencere olan poşeti tutuyordu. Diğer elinde de pembeli morlu bir lale buketi vardı…


