Mürekkebin İkinci Tarafı.
Masasındaki kurşun kalemin ahşap kokusu, burnuna her dolduğunda zihninde uzak, hiç gitmediği ama çok iyi bildiği sokakların çamurunu uyandırıyordu. Edip, otuz yıl boyunca ne zaman bir kağıdın başına otursa aynı tanıdık hisle boğuşurdu: Yazasım gelen şey benim hikayem değil, bir başkasının yarım bıraktığı hayatı.
Parmaklarının arasındaki nasır, kalemi tutuş biçimine uymuyordu. Garip bir tezat vardı; kalemi parmak boğumuyla sıkıştırarak tutuyordu ama sanki ruhu, o kalemi tüy gibi hafif, mürekkepli bir hokka çubuğu gibi tutmaya alışkındı. Gözlerini kapattığında, İstanbul’un sur dışındaki eski bir sahaf dükkanında, gaz lambasının sarı ışığında titreyen ellerini görürdü. 1890’ların rutubetli sonbaharını, ciğerlerine çekiyormuş gibi net hissederdi.
— Yine mi aynı rüya? dedi Selin, elindeki çay kupasını masanın kenarına bırakırken.
Edip, daktilo tuşlarına basar gibi sertçe vurarak yazdığı bilgisayar klavyesinden kafasını kaldırdı.
— Rüya değil Selin. Hatıra. Amasya’da doğdum, İstanbul’a hiç gitmedim, otuz beş yaşımdayım. Ama ben o dükkandaki tozlu ciltlerin kokusunu, 1894’teki o büyük depremde tepeme yıkılan ahşap tavanın ağırlığını biliyorum. Doğduğum gün başladı bu. Ben buraya yeni gelmedim; ben sadece kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum.
Selin hafifçe gülümsedi. Bu kabulleniş, alaycı değil, alışkındı. Edip’in masa çekmecesindeki o eski, sararmış defter yaprağını biliyordu. Edip beş yaşındayken, henüz okuma yazmayı tam sökememişken, eski harflerle çiziktirdiği o karmaşık sembolleri ve “Mihran” ismini…
Edip o gece yine uyuyamadı. İçindeki o bitmeyen huzursuzluk, bitirilmemiş bir cümlenin sonundaki noktayı aramak gibiydi. Reenkarnasyon denilen şey, süslü bir Doğu mistisizmi ya da ruhun ölümsüzlük masalı değildi onun için. Bir hamallıktı. Bir önceki hayattan devralınan bitmemiş hesapların, yarım kalmış sevdaların ve yazılması yarım bırakılmış metinlerin sırtında bıraktığı ağır bir küfe.
Sokağa çıktı. Yağmur ince ince serpiştiriyordu. Bacakları onu zihninin komutuyla değil, kaslarının derinindeki o eski hafızayla sürüklüyordu. Tarihi semtin dar, taş döşeli sokaklarına girdi. Ne zaman o eski ahşap konağın önüne gelse, kalbinin ritmi değişirdi. Bugün o konak restorasyondaydı; dışına iskeleler kurulmuş, tarihi dokusu ortaya çıkarılmak için sıvaları kazınıyordu.
İskelelerin altından geçip konağın bahçe kapısına doğru yürüdü. Kazılan toprağın, ıslak harcın kokusu yükseliyordu. Tam o sırada, restorasyon mimarı olduğu anlaşılan yaşlıca bir adam, elinde fenerle bahçedeki kazı alanında duruyordu.
— Bayım, buraya girmek tehlikeli, dedi adam sesini yükselterek.
Edip adama dönmedi. Gözleri, toprağın altından yeni çıkarılmış, taş bir muhafazanın içindeki metal kutudaydı. Ağır adımlarla kutunun yanına çöktü. Yağmur yüzünü yıkarken, elleri çamurun içindeki metal kapağa gitti. Mimara baktı. Adam engel olmak için adım attı ama Edip’in gözlerindeki o derin, yüzyıllık yorgunluğu görünce olduğu yerde kaldı.
Edip, parmaklarını kutunun paslı kilidine bastırdı. Şifreli bir kilit mekanizmasıydı bu; dört harfli bir Osmanlıca kelime. Edip hiç düşünmeden, zihninde değil, parmaklarının ucundaki o eski ezberle harfleri çevirdi: M-İ-H-R.
Kilit tık diye açıldı.
Kutunun içinde, ceylan derisine sarılmış kalın bir el yazması duruyordu. Derinin köşeleri yanmıştı, deprem gecesinin is kokusu sanki hâlâ üzerindeydi. Edip titreyen elleriyle yazmayı çıkardı. İlk sayfayı açtı. Sayfanın en üstünde, mürekkebin tam ortada aniden bittiği ve kalemin kağıdı yırtarak aşağı doğru keskin bir çizgi çizdiği o son cümle duruyordu:
“Ve mürekkep tükendiğinde, taşın altındaki giz…”
Edip cebinden kendi kurşun kalemini çıkardı. Yıllardır yanında taşıdığı, o ahşap kokulu kalemi. Yüz elli yıl önce yarım kalan o cümlenin hemen yanına, aynı el yazısıyla, aynı eğimle devamını yazdı:
“…giz, bir sonraki nefeste yeniden dile gelir.”
Son noktayı koyduğu anda, içindeki o otuz yıllık uğultu birdenbire dindi. Göğsünü sıkıştıran o ağır küfe, bir kuş hafifliğiyle sırtından kayıp gitti. Yağmur dinmiş, surların arkasından sabahın ilk ışıkları süzülmeye başlamıştı.
Edip kalemi cebine koydu, el yazmasını göğsüne bastırdı ve konağın bahçesinden dışarı çıktı. İlk defa, yürüdüğü sokağın kendi zamanına ait olduğunu hissediyordu. Artık bir başkasının hatırasını taşımıyordu; nihayet kendi hayatının ilk sayfasını açmıştı.

