Neydi seni bana böyle düşman eden?
Bir somun ekmeği aynı masalara katık etmedik mi yıllarca?
Şu tahta bankta oturup,
Geleceğin yüzüne okkalı küfürler savurmadık mı?
Geçmişe sövüp, geçmişten geçmedik mi?
Üstümüz başımız yamalı,
Ayakkabımızın tabanından sızardı sokakların soğuğu…
Ulan biz o sefaletin ortasında
Az mı sevdaların peşinden koştuk?
İki koca yıl devrildi aradan,
Bir kez olsun çalmadın kapımı.
Bir paket ucuz tütünü sarıp,
İki kelam lafı çok gördün şu kimsesizliğime.
Kuşlar söyledi, göçüp gitmişsiniz iki sokak öteye
Bariz bir sitem bile bırakmamışsın geride.
Ahmet’e dedim geçen gün,
“Çok özledim ulan sizi, getirin şu eski resimleri;
Burada zaman bir kör bıçak gibi yalpalıyor, vakit geçmiyor…”
Toplamış kimde ne kadar anı varsa,
Bir avuç fotoğrafla beraber bir kat temiz çamaşır koymuş bohçaya.
Adammış Ahmet, geç de olsa anladım.
Gecenin bağrına, duvarlara yazılar yazarken seninle,
O boyundan büyük adımlarla koşamazdı da gülerdik ya hani “küçük” diye…
Meğer en büyük yüreği o taşırmış göğsünde.
Hepsini topladım…
Hepinizin yüzünü, yatağımın baş ucuna, tahta duvara çiviledim.
Ama Hasan…
Bir tek senden gelen o tek karede ben yokum.
Beni bir makasın soğuk ağzıyla söküp atmışsın o fotoğraftan.
Yüzümü hiç tereddüt etmeden kesip fırlatmışsın da…
Oysa bak; elimi hâlâ omzumda unutmuşsun


