İnsanların saklanıp sökülmüş ruhunu temizlediği yerler vardır. Bu bazen bir kafe bazen
bir bar bazen de kumsala uzanıp şezlongların tek başınalığına gömmektir kendini. İnkar edip her
şeyden sıyrılmak için dünyaları veririz. Oysa kendinden kaçmak eşsiz bir kurtuluştur. Eğer Tanrıyla bağ
kurduysan korkma hayattan der çoğu filozof. Ya da Niçe gibi Tanrı yok diye haykırmak ister insan. Bu
birbirini yumruklayan günlerin birinde ruhumu saran kelepçeleri kırmak istiyordum.
Aynı kafeye gidip aşkın yaralayan kanamaktan vazgeçmeyen kahkahalarını yok etmek için. Kalbimin
labirentlerinin hareket edecek hali yoktu. Geçmişin gölgelerinin bana savaş açtığını biliyordum. İlhan
İrem’in şarkısında dediği gibi konuşamıyordum. Dur yüreğim dedim kendime vicdanım şeytanın
kurşunlarını bedenimden çıkarırken yazmak,içmek ya da susmak arasında tercih yapmalıydım.
Geleceği aydınlatan her ruh meddahlıktan vazgeçmez. Yazmak ve düşüncelerini anlatıp kimsesiz bir
çocuğa ya da yardıma ihtiyaç duyan bir canlıya yemek mama verip kafasını okşamayı hayal
ediyordum. Hiçbir insanın bana vermediği sevginin,şefkatin asla benimle buluşmayacağını bilerek
kahvemi alıp kafenin en kuytu köşesine oturdum.
Aşkın yağmalayan saatlerine,günlerine kafenin puslu kan akışımı donduran tüketen saldırıları aralıksız
sürüyordu. Her sahneyi,her kelimeyi yazarken aynı yerde,aynı saatte kaybolmuş bir gencin işini
sevmeyerek patronundan anlayış bekleyen bakışlarını,nefret kusan kelimelerini haykırışlarını
duydum.
Gencin tek derdi kahve dükkanından kazandığı parayla sevgilisiyle gezebilmek ve ailesinin istediği
yolda yürüme arzusundan başka bir şey değildi. Hayatta devamlı zulmü kabul edip farklı sonuçlar
beklemek imkansızdır. Sadece yaşamak ve yaşatabilmek bizi alevlerin ortasına atar. Cayır cayır
yanarken yok olmuş anlarımızdan gelecek hayallerimizi gerçekleştirmek isteriz. Aynı sonuçlarla
karşılaşacağımızı bilerek.
Gencin tek istediği buydu. Küçük hayalleri gözünün önünden bir film şeridi gibi geçirmezsen büyük,
ulaşılmaz hayaller sana gülümsemez. Hep aynı saatte aynı kavganın içine dalardı umudunu kaybetmiş
genç. Bana kafeye gelip kelimeler kusmaya başladığım hergün bedava sıcak çikolata getirirdi. Hiç
param yoktu geçmişimin gölgelerini kırbaçlamaktan başka çarem olmadığını biliyordum. Sadece
yazmak ve gencin verdiği sıcak çikolatayı yudumlayarak kaybolmak istiyordum.
İkimizde aynı trene kaçak binen hikayelere sahiptik. Hani tekrar nerden başlayacağını bilemeden
filmin geri kalan sahnelerini bitirmek zorundasındır ya işte ikimizde bu ruh halini yaşıyorduk. İnsan
sevdiği,inandığı herşeyi kaybettiği zaman artık kaybedecek bir şeyim yok der. İkimizde farklı yerlerde
yaşayıp farklı hedeflerin içinde olsak ta aynı kahvenin içinde eriyip gidiyorduk.
İnsanoğlu eridiğinin farkına varır ama konuşmak istemez. Teselliler yaratır kendine ama gerçeklerden
kaçamaz. Genç bir gün bana sisli gözlüklerinin arkasından bakıp şöyle dedi ‘Ağabey bu filmi
değiştirmenin başka biri olmanın yolu yok mu? Yeni yazdığım oyunumun son sahnesini yazarken
cevap verdim ona ‘Yok aslanım keşke her insanın elinde senaryosunu değiştirme şansı olsa ama bu
mümkün değil’. ‘Aynı okyanusta farklı dalgaların titreşimleriyle kayboluyoruz dedim’. Onun
tükenmişliğiyle zorundalıklarıyla benim zorundalıklarım aynıydı aslında. Varoluş kahkahalarına sarılıp
herşeyi herkesi terk etmek istiyorduk. O kafeyi bırakmalıydı bende inandığım bütün yolları. Yolların
üstünde çıplak ayak şeritlerin boyası dökülmüş beyazlarına asla basmadan yürümeliydik.
‘Ailem bir yangında öleli çok oldu dedim’ ona. Ciddi misin ağabey sana kelimeler,sahneler kusturan
bu demek’ diye cevap verdi bana. ‘Sadece bu değil evlat rutini yakan satırlarımın mimarı kötülük
yapmaktan zevk alan insanlar’ dedim ona. Bu kadar yalın ve yok ediciydi herşey artık yaşamadığımı o da anladı ve önlüğünü çıkarıp kendisine bir kahve doldurup karşıma oturdu.. Ve şöyle dedi ‘Ağabey
en azından yaşadığımıza kendimizi inandırmıyoruz’. Derin bir sessizlikten sonra nefessiz kalıp şöyle
dedim ‘Biz kendi kendimizin katilleriyiz zor bir hikayenin sahibiyiz ve şehirleri,evimizi katledilen
ruhumuzu,günlerimizi görmezden geliyoruz’. Yanıma geldi karşıma oturdu ve şöyle dedi
‘Vazmıgeçelim her şeyden ağabey’? Evet dedim ‘vazgeçip unutmak gerekir bazen’. ‘Nefretle,şiddetle
,reddedilmekle büyüyen insanlar kendini suya bırakmalı hayatın,şartların yakasından tutmakla bir
yere varmayız’. ‘Böyle insanlar kaybolmaya mahkumdur dedim’ ona. Eğer insanlar ve herşey sana acı
çektiriyorsa ve sen bütün bunlara eyvallah diyorsan seni asla tarih yazmaz kurtuluşunun anahtarı
göze almaktır evlat filmin sonunu düşünmeden göze almaktır’ dedim. Ardından onun bardaktaki
kahvesine baktım o da benim kahveme baktı. O an şunu anladık ikimizde piranalardan kurtulmaya
çalışıyorduk.. Bu yaşadığımız sokak,arkadaşlarmız,sevgililerimiz,dostlarımız,ailemiz hatta yaşadığımız
ülke ya da şehir olabilir hepsinden kurtulmalıyız. Genç bana baktı ardından kahvesinin kalanını içti ve
şöyle dedi. ‘Ben işi bırakmaya kara verdim ağabey’ dedi. İşte o anda bayram yerine döndü kalbimin
labirentleri. Evet bırakmak herşeyi bırakmak gerek bazen. Bu şeytani oyunu ancak böyle yenebiliriz.
Genç patronuna işi bıraktığını telefonla arayıp söyledi çantasından birasını çıkarıp havanın kararsız
iklimine birasını içerek eşlik etti. Galiba ona yeni bir yol bulması için ışık olmuştum. Benim kaderimde
bu sanırım herkesin hayatına yeni yollar açarken kaybolmaktan zevk almaya devam ediyordum.
Dünyanın çıkmaz sokaklarını yıkmak için tiyatro oyunumun son sahnesini bitirdim. Tükendiğimi
bilerek devam ediyordum. Hayat denilen hüznün kelepçelerini parçalamak isteyen yüreğimle devam
ediyordum yaşamaya ve yaşatmaya. Tabi yaşam diye bir şey varsa. Defalarca katledilen
çocukluğumu,gençliğimi dinlemeyerek sisleri dağıtarak devam ediyordum kara deliğin koynunda
kaybolmaya devam ediyordum.



