
ALGORİTMALARIN BİLMEDİĞİ DİL
Algoritmaların biçim verdiği bir dünyanın içindeyiz. Seçimlerimiz, ilgi alanlarımız, nelerden hoşlanıp hoşlanmadığımız ve düşüncelerimizin dahi tahmin edilebildiği ve buna göre davranışlarımızın belirlendiği dijital bir çağdayız. Zaman hızlanırken, mesafeler küçülüyor ve bilgiye erişim kolaylaşıyor ancak insan kendine giderek yabancılaşıyor. İnsan düşünen bir varlıktır ama aynı zamanda hisseden, hatalar yapan ve çoğu zaman sezgileriyle hareket eden duygusal bir varlıktır. Her şeyin ölçülüp hesaplandığı, öngörülerin yapılabildiği algoritmalar sayesinde kesinlik söz konusuyken aynı şey insan için düşünülemez.
İnsan makine değildir ve belirsiz olan her şey ona özgüdür. Sözgelimi dinlediğimiz bir şarkıyı kendimiz mi seçiyoruz yoksa bu bize sunulan ve zamanla benimsediğimiz bir durumdan mı ibaret. Bazen kendi düşüncemizin bize ait olup olmadığını bile fark edemeyecek kadar sorgulamadan onu kabul ediyoruz ve giderek kendimizden daha da uzaklaşıyoruz. Oysa insanın özgünlüğü onu güçlü yapan en önemli özelliktir.
Bazen tarif edemediğimiz duygular yaşarız, geçmişte yaşadığımız bir hatırayı eksik hatırlarız veya nedensizce bir şeyi özleriz. Bütün bunlar bizim en saf ve gerçek hallerimizdir. Oysa bir yapay zeka ruhumuzun derinliklerinde sır gibi taşıdığımız ve zamanla ortaya çıkacak şeyleri hissedebilecek bir kabiliyete sahip değildir. Yapay zeka üretir ancak ortaya çıkardığı şey, asla insanın gerçeğine erişemez. Ne insanın içindeki boşluğu tarif edebilir, ne iç sıkıntısını anlayabilir, ne de bir sevinç halinin altındaki temel duyguyu tarif edebilir. Bu nedenle teknolojiden elbette ki faydalanacağız ama onun içinde kendimizi kaybetmeden iç sesimize de kulak vereceğiz. Yanı sıra makinelerin artık düşünüyor olması bizi düşünmeyen insanlara çevirecek kadar tehlikeli bir noktaya gelmemelidir.
Algoritmalar neyi seveceğimizden, kimleri takip edeceğimize, nasıl yaşayacağımıza varana kadar bir düşünce akışı içinde her şeyi sunuyor. Ama hissedeceklerimiz üzerinde tutarlı bir fikir yürütemiyor. Çünkü hissetmek, yaşanılan bir şeydir. Ancak artık önemli ölçüde ekranların ardında başkalarının hayatlarını izleyen ve bu şekilde yaşayan insanlara dönüştük. Bir fotoğrafa baktığımızda, bir videoyu izlediğimizde, hoşumuza giden bir cümleyi benimsediğimizde tepki veriyoruz ama onu gerçekten hissetmiyoruz. Bu yüzden giderek yalnızlaşıyoruz.
Oysa yalnızlık insanı kendine yaklaştıran bir özelliğe sahiptir. İç dünyamıza yönelmek kendimizle buluşma noktamızdır. Bu akış içinde durmadan bir şeyleri kaydırarak, tüketerek kendimizden uzaklaşıyoruz. Yalnızlık, yüzleşmekten kaçındığımız ne varsa bize hatırlatır: eksiklerimizi, hatalarımızı ve korkularımızı görme imkanı verir. Ama kendimizle baş başa kalmak yerine sürekli olarak ekranlara sığınıyoruz. Dünyayla ve kendimizle kurduğumuz bağ bu çağda giderek zayıflıyor.
Zaman hızla ilerliyor. Eskiden bir mektubun gelmesini günlerce beklerdik, şimdi ise saniyeler içinde bir mesaj sahibine ulaşıyor. Hız zannedildiği gibi her şeyi kolaylaştırdı ama anlam giderek azaldı ve sabırsız insanlara dönüştürdü bizi. Duygularımız, düşüncelerimiz zayıfladı ve kendimizi tanıyamaz olduk. Her şeyi anında öğrendiğimiz, tükettiğimiz ve anında unuttuğumuz bir zamandayız.
Algoritmaların dünyasında bize sunulan içerikler, bildirimler ve uyarılar bizi sürekli olarak bir yere çekiyor. Anlamadan ve kavramadan bu akış içinde durmadan ilerliyoruz. Bu yüzden derinliğimizi kaybediyoruz. İçinde bulunduğumuz anın, duygunun ve düşüncenin farkında bile değiliz. Hep yüzeyde kalıyoruz. Var olmak yerine çoğunlukla kayboluyoruz. Bilinçli bir şekilde durmanın, düşünmenin ve hissetmenin önemi burada anlam kazanıyor.
Bir makine şiir yazabilir, resim çizebilir veya saniyeler içinde bir fikir üretebilir. Ancak yaratıcılık sadece insana özgü bir durumdur. Makine ile insan arasındaki temel ayrım buradadır. İkisi aynı şey değildir. Yapay zeka verileri bir araya getirir, örüntüleri kurar, benzerliklerden hareketle yeni şeyler yapar ama insan gibi yaratamaz. İnsan yoktan bir anlam çıkarır: bir duyguyu sanata dönüştürür, yaşadığı bir kaybı hikayeye çevirir, kelimelerden yepyeni bir dünya kurar. İnsan deneyimledikleriyle yaşayan bir varlıktır. Bu yüzden hazır sunulan her zaman tehlikelidir.
Algoritmalar düşüncelerimizin ritmini ölçerken, yapay zeka hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan üretimler yapıyor. Ve biz kendi sınırlarımızın nerede başlayıp nerEde bittiğini kestiremiyoruz. İnsan sınırlı bir varlıktır ve bu sayede merakı düşünmeye, duyguları hissedip anlamaya onu sevk eder. Oysa çağımızın insanı her şeye kolay erişebildiği, sürekli ve sınırsızca tükettiği için bir şeyin içinde gerçekten kalamıyor ve gerçekten var olamıyor.
Dijitalleşme, insanın dış dünyasını genişletirken, iç dünyasını giderek daraltıyor ve insanın iç sesini duyamaz hale gelmesine sebep oluyor. Sürekli dikkati yeni şeylerle uyarıldığı için sessizliğin anlamı giderek kayboluyor. Sürekli bir şeyleri okuyoruz, izliyoruz ve tüketiyoruz. Ve zamanla içimizdeki asıl şeyleri artık fark edemeyen insanlara dönüşüyoruz.
Görünenin, paylaşılanın ve ölçülenin benimsendiği bir çağdayız. Var olmanın görünürlükle kabul edildiği bir zamandayız. Duyguların paylaşıldığı, düşüncelerin ifade edildikçe anlam kazandığı bir yerdeyiz. Oysa insan daha çok görünmeyen hallerinde vardır. Algoritmalar insanın içinden geçenleri tam olarak ölçemez. Çünkü; kırılan kalbin yükü, yaşanılan bir anın ağırlığı ve sessizliğin verdiği derinlik ölçülebilir bir şey değildir.
Bu çağda insanın tek ve son sığınağı yine kendisidir. İnsan hatalarıyla vardır, eksikliklerini fark ettikçe gelişir, kendi duygularını bastırmayıp yaşadıkça iyileşir. Asıl değeri bunun bilincine vardığında hissedilir ve anlam kazanır. Yapay zeka sürekli gelişse de insan kendi kalabildikçe önem kazanır. Teknoloji sürekli gelişir ve insanı değişmeye zorlar, oysa insan kendini daima korumalıdır.
Eskiden bir şeyi sevmek için zaman gerekirdi. Bir insanı tanımak için sabır gösterirdik, bir düşünceyi anlamak için daha derindik, hislerimiz doğallığıyla anlamına kavuşurdu. Şimdi ise durmadan kaydırıyoruz. Bir an var, sonra yok. Duygumuz doğuyor ve birden kaybolup gidiyor.
Bu çağda giderek kendimize yabancılaşıyoruz. Aynaya baktığımızda yüzümüz bize tanıdık geliyor, oysa hislerimize yabancıyız. Kendimizi yaşamaktan uzağız. Yalnız sunulanı yaşıyoruz. Bu yüzden eksik hissediyoruz, boşluğa düşüyoruz ve ruhumuz bize sesleniyor ama duymuyoruz. Bu gürültüden kurtulup sessizliğimize dönmedikçe kendimize varamayacağımızı bir türlü anlamıyoruz.
Bu çağda zayıf olana yer yok, güçlü olman öğretiliyor. Hızlı olmalısın, üretken olmalısın ve daha görünür olman isteniyor. Oysa insan kırılgan bir varlıktır ve kırıldığında gerçekten kendine yaklaşır. Ama biz kırılganlığımızı gizliyoruz, göstermiyoruz ve sürekli bastırıyoruz. Sadece güçlü görünmeye çalışan insanlara dönüşüyoruz. Ve durmadan yoruluyoruz bu boşluğun içinde.
Bu çağda en önemlisi kendi ruhunu koruyabilmek. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin insanın ruhunun sırrına ermek mümkün değildir. Belki de korunması gereken tek şey de budur. Dünya değişebilir, zaman değişebilir ve teknoloji değişebilir ama sen değişmeden kendin kalabilmelisin.
Yapılması gereken bir anlığına durmaktır. Ekranı kapatmak, gözlerini kapatmak ve dışarıyı susturup iç sesine kulak vermek. O ses algoritmaların bilmediği bir dildir. Senin ruhunun kendisidir. Kaybolmamak için o sesi daima duymak gerekir…

