Bazen tesadüfler ilahi bir güç tarafından gerçekleşir. Hatta bana göre
tesadüf diye bir şey yoktur. Her şeyin bir nedeninin olduğuna inanırım. Sadece
bunlardan bazılarını biliriz, bazılarını ise öğrenemeden bu dünyadan göçüp
gideriz. İşte bana göre, yaşamın güzelliği de burada…
Öyle bir gündü o gün. Vurup kapıyı gitmesinin üzerinden dokuz yıl geçmişti.
Olan olmuş, giden gitmiş, kalan kalmış, yaşayan yaşamış ve ölen ölmüştü.
Külleri bile kalmamıştı aramızdakilerin. Ancak zaman, eskiyenleri yeniden
yaratmasıyla meşhurdur.
Sessizliği severim. Aslına bakarsanız aşığım demek daha doğru olur. Sessizlikte
dinginleşir, nefesimi duyar, yaşadığımı anlarım. Sessizliğin şarkısını dinler,
düşlerimde yolculuk yaparım özgürce. Sessizliğin en güzel olduğu saatler, gece
yarısından sonra başlar. Akıllıların uyuduğu, delilerin ise geceye uyandığı
saatler…
O gece, ılık bir rüzgâr esiyordu şehirde. Bir dostumun tarifiyle, “tam uçmalık
bir hava vardı” Böyle günlerde, rüyasında hep uçtuğunu söylerdi bana. Uçmak
gibi bir niyetim yoktu ama yürümek istedim. Gecenin karanlığında gizlenmiş
her şeyi görmek istedim. Bir hırka alıp yanıma yola bıraktım ruhumu. Bir türkü
vardı dilimde yürüdükçe yürüdüm. Birkaç sarhoşun dışında, kimsecikler yoktu
dışarıda. Zaten ne işleri olabilirdi ki? Işıkları henüz sönmemiş, ışıl ışıl yanan bir
parka girdim. Eski bir banka oturdum sessizce. Gökyüzüne baktım. Tam
karşımda bir kadın vardı. Boynu bükük toprağa bakıyordu. Hareketsizce öylece
duruyordu. Yanına gidip sormak istedim. Yardım etmek istedim kendimce.
Ancak çekinmedim desem yalan olur. Gecenin karanlığında, bir erkek bir
kadının yanına geliyor. Kim olursa olsun, hele ki bir kadın için ürkütücü bir
durum bu. Sonuçta gecenin bu saatinde bir kadın dışarı çıkmaz, çıkamaz. Bunun
sebebi de biz erkekleriz. Yine de aklımda onlarca soru var oldu. “Ne işi vardı
burada? Birinden mi kaçıyordu? Kocası evden mi attı acaba? Yolunu mu
kaybetti yoksa? Ya gidecek bir yeri yoksa? Canım o zaman da polise giderdi. Bir
dakika! Ya polisten kaçıyorsa? Yok canım neden kaçsın. Kaçan insan, ışıklı bir
parkta neden otursun ki?” Bir müddet bu sorularla ve olmayan yanıtlarıyla
boğuşup durdum. Bir karar vermem gerekiyordu. Ya gidecek ya da öylece
yanıtsız sorularımla oturmaya devam edecektim. Gücümü toparlayıp yanına
doğru yürümeye karar verdim. Kararlıydım, sonu ne olursa olsun yanına
gidecek, iyi olup olmadığını soracaktım. Ona yaklaştıkça garip bir his
dolanmaya başladı ruhumun derinliklerinde. Sanki onu tanıyor gibiydim. Öyle
eski bir arkadaş gibi de değil üstelik. Başka bir yakınlıktı bu. Ayak sesimden
ürkmüş olacak, kafasını kaldırdı ve bana baktı. Öylece kalakaldık ikimizde.
Sustuk, sustuk, sustuk… Dokuz yıl sonra, ilk kez onu görüyordum. Başka
şehirlerde iki insan, nasıl olurda burada karşılaşır? Ne işi olabilir ki burada?
Yoksa gördüklerim bir hayalden mi ibaret? Bunları aklımdan geçirirken, ayağa
kalktı. Bana doğru hızlı adımlarla yürüdü. Yanıma gelince, sıkıca sarıldı bana.
Öyle bir sarılmaydı ki bu, size bunu kelimelerle anlatamam. Korkudan tir tir
titriyordu. Gözyaşları boynuma düşüyordu inci taneleri gibi. Yüzüme uzun uzun
baktı. Gözyaşlarını sildi. “Hiç değişmemişsin” dedi. Gülümsedim. “Ben mi”
diye sordum. “Kırk yaşıma geldim. Bilmem kaç kilo oldum. Göbekli, saçı sakalı
beyaz bir adamım artık. Nasıl değişmemiş olabilirim ki?” “Onu demiyorum”
diye seslendi. “Yüreğin aynı hala. Hala gitmiyor, sonu ne olursa olsun
bekliyorsun. Son ana kadar, umutların tükenene kadar, başka çaren
kalamayıncaya dek bekliyorsun. Ben seni yürüyüşünden tanıdım. Daha parka
gelişinden yani. Ne yapacağını merak ettim. İçim içimi yiyordu ama sustum.
Korktum, değişmiş olabileceğinden korktum. O yüzden bekledim sessizce, senin
bana gelmeni.” Haklıydı. Canım defalarca yanmıştı bu yüzden. Bazı insanlar
isteseler de, sorunu bilseler de, yanıtı bulsalar da, oyunun kurallarını anlasalar da
değişemiyordu. Bir dostum bana, bu konuyla ilgili şöyle demişti. “İyi günde,
seni yanımda istemem ben. Sıkıcı ve kasvetlisin. Ancak kötü günde, senden
daha iyi bir sığınacak liman yok. Ve inan bana dostum, bu seçimi, zorla sen
yaptırıyorsun. Acıdan besleniyorsun sen. Yalnızlıktan şikâyet ediyorsun ama her
boşlukta, onun koynunda alıyorsun soluğu. Sana kimse yardım edemez. Bu
konuda da tek başınasın. Seçim yapmak zorundasın. Kendin mi diğerleri mi?”
Saat gece üçü geçmişti. “Üşüyorsun. Seni istediğin yere bırakayım. Gidecek bir
yerin var mı?” diye sordum. “Yok” dedi. “Gidecek hiçbir yerim yok. Ağaç yok,
gölge yok. Kıyı yok, sahil yok. Yol yok.” Ağlamaya başladı yeniden. Sıkıca
sarıldım ona. Bir babanın kızına sarıldığı gibi. “Yürü o halde, bana gidiyoruz.”
Eve geldik. Çay demledim. Bilirdim çayı çok severdi. Sıcak içine işleyince,
gözleri kapanıyordu, dalıp gidiyordu karanlığa. Oracıkta uyudu sonra. Üstüne
bir battaniye örttüm. Sessizce uzaklaştım yanından. O gece hiç uyumadım.
Sabaha kadar beyaz tavana bakıp durdum. Geçmişi izledim. Çok sevdiğim bir
filmi, yeniden izler gibi. Sabah olmuştu, ışık yüzümüze vuruyordu. Odasına
geçtim, merak etmiştim onu. Odada yoktu. Banyoya gitti sandım ancak orada da
yoktu. Korkum giderek artıyordu. Gitti mi yoksa? Nereye gidecek ki? Neden
gitsin canım. Belki de fırına ekmek almaya gitmiştir. Kahvaltı hazırlayacaktır
bize.
Dakikalar, saatler geçti. Ne gelen vardı ne de dönen. Hayaldi belki de
yaşadıklarım. Uzun bir rüya… Neredeyse öğlen olacaktı. Umudum yerini
öfkeye bırakıyordu. Telefonum çaldı. Okuldan arkadaşım arıyordu. Konuşacak
durumda değildim, o yüzden ağız ucuyla “efendim” dedim yalnızca. Ve o sesin
söyledikleriyle yıkıldım, eskimiş bir bina gibi.
“Dostum onu kaybettik. Dün gece intihar etmiş. Kendini asmış. Cesedini sabah
kocası görmüş işe giderken. Zaten kocasıyla arası iyi değildi. Sürekli onu
aldatıyormuş. Üstelik dövüyormuş da. Yazık oldu, gencecik kızdı. Başımız sağ
olsun dostum.”
Onun hayalinin uzandığı koltuğa bıraktım yaşayan ölü bedenimi. Şimdi
yağmurla yarışma zamanıydı. Ağladım… Ağladım… Ağladım… Yarışı ben
kazandım.


