Biri bağırıyor uzaktan. “İlerleyelim lütfen!” “Zamanın geçmesi ilerlemek mi?” diyor biri. Derin bir sessizlik oluyor. Susuyor herkes, bin yıldan beri yapılan gibi… “Değişmek gerek” diyor en arkadaki yaşlı amca. Hemen araya giriyor, yıllar önce amcaya gönlü kaymış teyze. “Değişince düzeliyor mu her şey?” Sonra yarı öfkeli yarım sakin konuşmaya devam ediyor. “Kimsenin değiştiği filan yok. Arada sırada istemsiz kendi oluyor sadece. Maskesi düşüyor ya da. Biz de; o zaman değiştiğini düşünüyoruz o kişinin. Dünya var olduğu günden beri değişen hiçbir şey yok. Sadece olması gerekenler var. Yanan söner. Donan çözülür. Giden unutulur. Unutan nefes alır. Nefes alan da yaşadığını sanır. Ve günü geldiğinde hiçbir şey vermeden, almadan bu dünyadan göçer gider.”
Bu seferki sessizlik daha da derin oldu. Herkes derin düşüncelere dalıp gitti. Henüz kırk beş yaşında orta yaşlı bir beyefendi, kendi çocukluğunu gördü önünde. Gülümsüyordu ona çocukluğu. Ona sordu hemen. “Değiştim mi ben?” Bu sorunun ardından, çocukluğunun gülümsemesi kahkahaya dönüştü. O kadar güzel gülüyordu ki, istemsiz beyefendi de güldü bu saçma duruma. Kahkahalar atmaya başladı. Onu duyanlar önce yadırgadı sonra onlar da katıldı buna. Kahkahanın böylesi gizli bir gücü var galiba. Az önce derin düşüncelere dalıp gidenlerin hepsi, bu sefer kahkahalar atıyordu gökyüzüne. Çocukluğu gülümsenin arasına sıkıştırdı cümlesini. “Değişmek yok, sadece ölmek var.” Yoktan geldin ona döneceksin. Önce adını sonra tebessümünü bile unutacaklar. Bu sözleri duyan beyefendi var gücüyle bağırdı avaz avaz. Ölüm var ey insan ölüm var! Ve umutlarım tabutuma dar. (geliyor.)



