Her gün aynı saatte gidiyorum. Aynı banka oturuyorum. Bank beni tanıyor mu bilmem ama ben onu tanıyorum. Yer yer boyası çatlamış. Vidaları gevşemiş, tahtaları sallanıyor. Sağ tarafı biraz çökük. O tarafa oturmuyorum. Karşımda mavi ve Adalar.
Ufka karşı, cümle kurmak anlamsız geliyor. Yazamayınca da huzursuzluk… Elimde kalem, defteri açıyorum. Yazacak gibi oluyorum… Sonra geçiyor.
Parkta bir kapı. Onun ötesinde kepenkleri kapalı bir büfe. Demire zincirlenmiş sandalyeler… Deniz hep açık… Kesintisiz ama ben değilim. Dün yazayım dedim, elim durdu. Ben mi durdurdum elimi, o mu? Kim?
Bazen biri gelecek gibi oluyor. Beni karşıya çağırsın diye bekliyorum ama kimse gelmiyor.
Dün umutla gelip oturdum. Kelimeler sızdı bir açıklıktan. Tek cümle çıktı yüreğimden… Yazı bahane. İçimde dolaşan bir şey var. Oyalanıyorum maviliklerde. Birden açılıverecek sanki. Onun arkasında da BEN varım. O tarafta ben, şimdi olduğum gibi değilim. Daha az konuşan daha az kurgulayan. Başka bir şey olacak orada… Yazı bile denmez ona. Kendiliğinden… Akıp gelen kelimeler beni her ana taşıyacak… Her şey bilinir olacak.
Bir gün gitmedim. Saat geldi, geçti. Bank boş mu kaldı bilmiyorum. İçimde bir şey huzursuzca kıpırdanıp durdu. Sanki biri beni çağırmış da duymazdan gelmişim gibi. Gün bitmek bilmedi.
Ağırım… Sanki üzerimde bir şeyler var. Görünmüyor ama beni aşağıya çekiyorlar. Bugün birini bırakabildim. Parka gelirken bana küs olan komşumu gördüm. Beni görünce yolunu değiştirdi. Eskiden olsa içim daralırdı. Küslük onundu, benim değil… Sarıldım. İçim huzurla doldu.
Kedi gelip defterimin üzerine oturdu. Başını okşadım… Yazamadım.
Ertesi gün gittiğimde yerimde biri oturuyordu. Bir an içimden kalkmasını istedim. Öyle çok istedim ki bunu… Söylemedim. Sonra sakinleştim… Yan tarafta oturdum. Oradan deniz aynı görünüyordu. O gün defter açmadım… Park aynıydı. Ama ben biraz daha hafiftim. Sanki zorlamadan yere göğe karışacakmışım gibi.
Küçük bir kayık geçiyor uzaktan… Bana uğramadan.
Yazacak gibi oldum. Kalemi sıkıca kavradım. Gök çizgisi kıpırdadı sanki. Korktum… Defteri kapattım.
Tekerleklerin tiz sesi ile irkiliyorum. Bir çocuk kahkahalarla yanımdan hızla geçiyor. Başımı çevirdiğimde parkın dışındaki demir kapının açıldığını görüyorum. Gene o genç adam. Ona kapı hep açık. Elini kolunu salaya sallaya gelip piknik masasını açıp portatif sandalyesine oturuyor. Hemen yanında termosu. Masanın üstüne renkli kalemler, küçük heykelcikler ve bir defter koyuyor. Defteri açıp hemen yazmaya başlıyor. Yazdıkça yazıyor. Defter bitiyor. O yazmaya devam ediyor. Ne yazıyorsunuz beyefendi, diye soruyorum. Yazamadıklarını, diyor. Susup yüzüne bakıyorum. Daha değil, diyor
Kay kay yapan çocuk bana çarpıyor. İçimde bir şey yükseliyor. Eskiden olsa dönerdim. Dönmüyorum. Bacağım biraz sızlıyor ama geçiyor sonra. Bakıcısı telefonda yüksek sesle konuşuyor. Bilmediğim bir dil. Ne dediğini bilmek istemiyorum. Duymamayı seçiyorum. Kuşların sesi daha yüksek.
Masadaki adam yazıyor olmalı diye kuruyorum zihnimde… Defter dolduruyordur… Ama bakmıyorum. Kendime dönüyorum. Bugün kıskanmıyorum. Bu duygum da gidiyor. Tüm kırgınlıklarımı serbest bırakıyorum… Her gün küçük bir terk… Sanki üzerimden bir şey çözülüyor— düğümün gevşemesi gibi.
Bazen içimde hâlâ biri konuşuyor. “Senin,” diye fısıldıyor. “Senin yerin, senin zamanın, senin hayatın…” Onu duymamak için kulaklarımı tıkıyorum. Kalbimi açıyorum.
Bankta başkası oturuyor yine. Bu kez içimden kalkmasını istemekle kalmıyor, öfkeleniyorum. Hiçbir şey yapmadan oturuyor. Denize bakıyor. Benim baktığım yere. Yaklaşıyorum… Orası, diye başlayacağım. İçimde bir şey kabarıyor. Kelimeler çıkmıyor. Göğsümde değil bu kez—boğazımda. Sanki bütün bıraktıklarım geri gelecek gibi… Hepsi aynı anda. Bir adım daha atsam söyleyeceğim. “Orası benim,” diyeceğim. Ama o anda fark ediyorum—Yer benim değildi. Ben o yere aittim. Donup kalıyorum.
Yazan adam bana doğru başını çeviriyor. Göz göze geliyoruz. Gözlerinde maviyi görüyorum… Bana değil içimde bir yere bakıyor. Kendimi onunla ölçmeyi bırakıyorum… Daha da hafifliyorum.
Bankta otururken bir an fırlayıp başka bir yere geçecekmişim gibi oluyor. Kalkmıyorum. Köpek havlamasıyla irkiliyorum. Kafası öyle büyük ki neredeyse üç başı var. Hangisine bakacağımı bilemiyorum. Yüzümü maviliğe dönüyorum.
Kayık geçiyor uzaktan… Yanaşmasına gerek kalmıyor. Ufuk bana doğru geliyor… Deniz karşımda ama ben sanki aşağıdayım şimdi. Yer gök iç içe. Telefonda konuşan bakıcının sesi boğuk. Sanki suyun altındayım. Derinden duyuyorum köpeği. Göğsümde bir ağırlık yok artık. Ham bir meyvenin olgunlaştığı o andayım.

Bir ses. Bir titreşim. Parlak bir gün… Denizin üstündeki sis kalkıyor. Sandalyeler zincirlerini kırıyor. Büfe kepengini açıyor… Bacaklarıma dolanan kedi mırıldanıyor… Göğün ışıkları kalemime akıyor. İki sayfa yazıyorum —beş sayfa oluyor. Defterin boş sayfaları çoğalıyor. Bir kelime arıyorum, kalem kendiliğinden buluyor. Yazıyorum… İçimdeki ses muştusun diyor.
Aklımda Adam. Bakıyorum, toplanıyor. Sandalyesini kapatıp sırt torbasına yerleştiriyor. Defterini çantasına koyup masayı katlıyor… Adam mavinin içine çekiliyor. Eşyaları birer birer soluyor.
Cümlelerimde kelimeler yerlerini buluyor. Yazı kendini tamamlıyor. Geriye yaslanıyorum. Doğum anı. Titriyorum.
“Merhaba Bahar” diyor yanımda bir ses. Yazıma gömülmüşüm. İçimden bir merhaba sızıyor —kime olduğunu bilmeden… Bankta başka biri var! Elim havada kalıyor. Kimsin sen, diyorum… Cevap yok. Nefesim değişiyor… Daha da içime çekiliyorum… Zaman ağırlaşıyor. Merakım korkumun önüne geçiyor ve başımı çeviriyorum. Karşımda duran —ben… Ama daha gerçek. Sanki benim oturuşum, benim bakışım. Benden daha yalın… Korkmuyorum… Bütün hücrelerim titreşiyor. “Ben,” diyor . Et yok. Kemik yok. Şeffaf bir beden… İçinden dünya geçiyor. İçinden Adam geçiyor… Yanımda sessizlik. İçimde daha büyük bir sessizlik… Her şey susuyor. “Bahar.”
NOT: Yazarın yayıma hazırladığı Benden Öte Ben adlı öykü kitabından.

