Kalbimin tam ortasında duruyor; hiç eskimeyen bir sızıyla. Her sabah yataktan kalktığımda, aynadaki yabancının gözlerine çarptığımda ya da sokakta bir gelin arabasının hoyratça neşesini gördüğümde, o resim kıpraşmaya başlıyor. “Unutma!” diyen bir şarkı duymayıvereyim. Oysa insan, en çok unutmak istediğini hatırlamaz mı?
Başımı öne eğiyorum; tıpkı gençlik günlerimizde ellerimi tutup sarıldığında utandığım gibi. Yine aynı mahcubiyet, yine aynı çocuksu sızı. Kalbimde yırtık bir resim var benim; bir kâğıt parçası değil, hayatın en saf hâlinin üzerine vurulmuş bir mühür. Kenarındaki o yırtık, benim zayıf noktam. O yırtıktan içeriye, dünyayı sadece ikimizden ibaret sanan o aptal cesaret sızıyor. Hatırlıyorum; tıpkı dünmüş gibi, tüm renkli ve kokusuyla zihnimin en mahrem rafında asılı duruyor. Makinenin deklanşörüne basıldığı o an, hayatımın en büyük huzuruna ve fark etmeden en büyük kaybına mühürlenmişim meğer. Canımın en derin yerine hapsettiğim kimselerin bulamayacağı o yırtık resim…O günün son güneş ışığını, denizin o tuzlu kokusunu ve birbirimize sarıldığımızda hissettiğimiz o “asla bitmeyecek” duygusunu bugüne taşıyan tek köprü. Şimdi deniz sadece bir bataklık; hatıraların tortusuyla dolmuş, derin ve zehirli. Gözlerimi kapatıyorum; o resimdeki kız, yine başını öne eğiyor. Ama bu defa utancından değil, beni terk edip, üzerime o soğuk sessizliğin kilidini vurup, beni kör kuyularda merdivensiz bıraktığı için.
Çok zaman oldu seni görmeyeli. Ama kalbim, sanki seni henüz dün o son bakışta bırakmışım gibi, o yırtık köşenin başında bekliyor. O gün, o fotoğraf karesinde kalsaydık ve zaman hiç ilerlemeseydi, kalbim hâlâ bu kadar yanar mıydı? Sanmıyorum. Ama o resim, o günkü hâlimizle, gözlerimi her açtığımda beni o kuyunun içine çekmeye devam ediyor. Ben ölsem de bu aşk, bu yırtık resimle birlikte kalbimin küllerinde yaşamaya devam edecek.



