Yılmaz’ı ilk gördüğüm günü hatırlamıyorum. Sanki hep vardı. Irmağın kıyısında, denizen başladığı yerde, rüzgârın ve tuzun eskittiği o kulübenin önünde yıllardır oturuyormuş gibi… Bazı insanlar bir yere sonradan gelir; Yılmaz abi öyle değildi. Kum tepeleri kadar eski, dalgalar kadar yalnızdı.
Karagöçer’de herkes tanırdı onu ama kimse tam olarak bilmezdi. Kimdi, nereden gelmişti, neden bu kadar susuyordu? Kimse cevap veremezdi. Irmağın karşı kıyısına geçmek istediğimizde bizi hep o taşırdı. Eski sandalının tahtaları güneşte kavrulmuş, yer yer çatlamıştı ama ne o sandal batar ne de Yılmaz abi yorulurdu. Kürekleri öyle bir çekerdi ki insan onun yalnızca suyu değil, içinde yıllardır biriken o devasa öfkeyi de yarıp geçtiğini sanırdı.
Ben her seferinde gizlice yüzüne bakardım. Aklaşmış sakalları göğsüne kadar iner, alnında derin çizgiler sıra sıra uzanırdı. Yaşlılıktan mı, güneşten mi, yoksa başka bir acıdan mı bilinmezdi. Gözleri ise hep başka bir yere bakıyordu; karşısındaki denize değil de sanki çok uzaklarda bıraktığı kederli bir zamana…
Kulübesi ırmağın denize döküldüğü yerdeydi; derme çatma, eğri büğrü, her an yıkılacakmış gibi… Tıpkı sahibi gibi. Kulübenin önünde yükselen kum tepeleri rüzgâr estikçe şekil değiştirirdi. En yüksek tepenin üstünde ise yaşlı bir kavak ağacından kesilmiş bir direk, direğin ucunda da rengi çoktan solmuş bir bayrak vardı. Yıpranmıştı ama Yılmaz abi gibi, her şeye rağmen ayaktaydı.
Abim onu çok severdi, o da abimi. Yılmaz abi, Arap aksanını andıran o kalın, boğaziçi sesinin derinliklerinden seslenirdi:
“Ahmeeett… Hocayı mı getirdin? Gözün aydın…”
Bunu söylerken sevinirdi sevinmesine ama gözleri yine hüzünlü kalırdı. İşte bunu hiç anlayamazdım. İnsan hem sevinip hem bu kadar kederli bakabilir miydi?
Akşamları karşı kıyıda ateş yakardık. Abim odunları dizer, ben alevlerin dansını izlerdim. Karşımızda, kum tepesinin üstünde beliren o küçücük siluet saatlerce kıpırdamadan denizi seyrederdi. Abime bakardım bazen; ateşin başında sessizce oturur, gözlerini karşı kıyıdaki o gölgeye dikerdi. Kendi derdi yokmuş gibi bakardı Yılmaz’a. Oysa onun da yükü vardı; insanın hayatı boyunca sırtında taşıdığı o görünmez yüklerden… İçimden, “Abi,”derdim, “sen niye kendine bu kadar az, başkalarına bu kadar çok üzülüyorsun?”Cevabını bilirdim aslında. Bazı insanlar kendi yaralarını gizlerken başkalarınınkini kabuklarından tanırdı. Abim de öyleydi; karşı kıyıda yalnız başına oturan o adamın acısını ta içinde hissederdi. Belki de kendi yalnızlıklarını, birbirlerine tek kelime etmeden bu kumlarda helalleştirmişlerdi.
Ona bakarken içimden hep aynı sorular geçerdi: “Ne bekliyorsun Yılmaz abi? Hangi gemi dönüp seni bulacak? Hangi hatıranın peşindesin?” İnsan öyle bakmazdı denize. Birini bekleyenler, bir şeyini kaybedenler, içinde yarım kalmış bir hayat taşıyanlar böyle bakardı.
Gece ilerler, dalgaların sesi büyürdü. Abim ateşe bir odun daha atar, sessizce karşıya bakmaya devam ederdi. Sanki o adamın yalnızlığı, kendi yüklerinden daha ağır gelirdi ona. Bunu fark ettiğimde içimden hep aynı şeyi tekrarlardım: “İnsan, bir başkasının acısına sızlayabiliyorsa hâlâ insandır.”
Bazen sert bir fırtına kopardı. Deniz köpürür, balıkçılar teknelerini telaşla kıyıya çekerdi ama Yılmaz abi yerinde duramazdı. Birden ayağa kalkar, eski sandalına atladığı gibi kürekleri öfkeyle suya vururdu. Dalgalar büyür, rüzgâr ulurken o, inadına denizin üstüne yürürdü. Sahildeki herkes sessizce seyrederdi onu, kimse seslenmezdi. Çünkü bilirlerdi ki Yılmaz abi sandalıyla dalgaları değil, kaderini dövmeye gidiyordu. Bir süre sonra köpüklerin arasında gözden kaybolurdu. Döndüğünde ağları karagözle, levrekle dolu olurdu ama yüzü hiç değişmezdi. Sanki kazanan o değilmiş, sanki denizden değil de kendi geçmişinin dehlizlerinden dönüyormuş gibi…
Bir gün cesaret edip yanına gittim. Bayrağın altında, kırık sandalyesinde oturmuş yine denizi seyrediyordu. Usulca yaklaşıp yanına oturdum. Hiç konuşmadı, yüzüme bile bakmadı. Dakikalar geçti; rüzgâr esti, bayrak hışırdadı, biz sustuk, deniz konuştu. Sonra ilk kez, gözlerini ufuktan bir milim bile ayırmadan o kalın sesiyle mırıldandı:
“Hoca…”
Uzun süre devamını getirmedi. Bekledim. Yavaşça ekledi:
“İnsan susarak büyür.”
Başka hiçbir şey söylemedi. Ama ben o gün anladım; Yılmaz abi denizi seyretmiyordu, içinde kopan o dilsiz fırtınayı dinliyordu.
Şimdi gecenin karanlığında ateşin ışığı kumlara vururken, karşı kıyıdaki o küçücük siluete bakıyorum. “Kalkıp yanına gitsem, bütün hikayesini anlatsa bana ne değişirdi?” diye düşünüyorum. Belki de hiçbir şey. Çünkü bazı insanların sırrı sözlerinde değil, suskunluğunun derinliğindedir. Anlattığı gün Yılmaz abi, Yılmaz abi olmaktan çıkacaktı belki de. Onu bu sahilin bir parçası yapan şey tam da buydu: Konuşmaması… Ve her şeye rağmen sabah olunca yine o sandala binip kürek çekmesi. Hayata küsmüş gibi durup hayattan hiç vazgeçmemesi…
Belli ki yıllardır konuşamadığı her şeyi denize fısıldıyordu. Çünkü bazı insanların hikâyesi diline değil, gözlerindeki o gitmek bilmeyen buluta yerleşir.
Yılmaz abinin hikâyesi de işte öyleydi. Karagöçer’de herkes onu tanıyordu ama kimse onu bilmiyor



