Türk edebiyatında adından söz ettiren ve her zaman da ettirmeye devam edecek bir eser Parasız Yatılı. İlk kitabı Parasız Yatılı ile 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan ilk kadın yazar unvanını alan Füruzan, Türk edebiyatına tescilli bir eser bırakmış oldu. Çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Füruzan, toplum içinde haksızlığa uğrayan ve ezilmiş insanların iç dünyalarına odaklanan hikâyeler kaleme aldı yaşamı boyunca. Yazarlık serüveninde ona yol gösteren, kendisinin de toplumun ezilen tarafında yer alması hiç kuşkusuz. 29 Ekim 1932’de İstanbul’da dünyaya gelen yazar, ilkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı sınavlarını kazanmış fakat bulunduğu dönemin şartlarını yerine getiremediği için eğitim hayatını devam ettirememiş. Füruzan’ın güçlü ve pes etmeyen kişiliği, karşısına çıkan engeli fırsata çevirmiş. Resmi eğitimine devam edemeyen yazarın küçük yaşta babasını kaybetmesi ve maddi zorluklarla büyümesi eğitim hayatını devam ettirememesinin en temel sebebi. Okuyarak ve etrafını gözlemleyerek, tamamen kendi çabasıyla kendini yetiştiren Füruzan, otodidakt yazarlar arasında yerini almış.

On iki öyküden oluşan Parasız Yatılı’ da ilk dikkat çeken Füruzan’ın özgün anlatımı oluyor. Kendine özgü anlatımıyla ilerleyen öykülerinde, bir şeyleri göstermek için çaba sarf etmiyor. Özgün ve özgür anlatımı sayesinde karakteri okurla bütünleştirirken, öykülerine şiirsellik katmayı da ihmal etmiyor. Hemen hemen her öyküsünde onun yüksek gözlem kabiliyetini ve iyi bir dinleyici olduğunu görmek mümkün. Bunların yanına duyarlılığı ile feminist tarafı da eklenince, ortaya böylesine etkileyici öyküler çıkıyor.
Füruzan ilk eseri Parasız Yatılı’ da kadınlar ve kız çocuklarının sesi oluyor. Toplumsal eşitsizliğin, erkek hegemonyasının kıskacında kalmış, hayatını baskı ve öğrenilmiş çaresizliğin içinde sürdürmeye çalışan kadın ve kız çocuklarının sesi ön planda. Suçlayan ya da baş kaldıran bir tavırla değil, olanı olduğu gibi gösteren sesler var hikâyelerde. Bir komşumuzun, bir ahbabımızın ya da hiç tanımadığımız bir kadının tüm samimiyetiyle yaşam öyküsünü anlatması gibi anlatılıyor öyküler. Erkek sesinin kısık çıktığı bu öykülerde görev yine kadına veriliyor. Erkek egemen toplumların egemenliğini sürdürmesindeki en tehlikeli unsur olan, kraldan çok kralcılık yapan kadınlar yükseltiyor erkeklerin sesini. Patriyarkanın sorgusuz itaatkârları, ebedi destekçisi kadınlar, öykülerde de bu görevlerini sürdürüyorlar. Ezilen, haksızlığa uğrayan, hakkı sömürülen, yalnız bırakılmış kadın ve kız çocuklarının yine hemcinsleri tarafından görülmemesi oldukça can yakıcı. Füruzan’ın öykülerinde dikkat çeken bir diğer tema da göçmenlik sorunları. Kendisi de göçmen bir ailenin ferdi olan Füruzan, göçmen olmanın zorlukları, adaptasyon süreci, aşağılanma, ırkçılık gibi göçmenlik sorunlarını tüm içtenliğiyle işliyor. Özellikle Edirne’nin Köprüleri öyküsünde, göç eden ailenin yaşadıklarını çocuk gözüyle (yüksek ihtimal kendi çocukluğunun gözlemiyle) etkileyici şekilde anlatıyor.
“Nereden bilirmiş onlar Edirne’yi. Bizi trenle bırakmışlardı oraya. Buranın kavruk çocukları, Edirne’yi hem de Çingeneleri ne bilir. Bir güzel şehirdi ki Edirne şehri. Naciye, ‘Edirne böyleyse anacığım,’ demişti, ‘İstanbul kim bilir nasıldır?’ Apaydınlık camileri vardı. Meriç Nehri derler o koca suyun sesi nerede olsak duyulurdu. Bahardı biz Edirne’ye girdiğimizde. Meriç Nehri coştukça coşardı. Bir çınar ağaçları vardı orada, bakmakla bitmez. Vatan toprağıydı işte, gelmiş kavuşmuştuk. O Edirne şehrini gördüğümde, gitmem diye direnmelerimi unutmuştum. Orada her şeye, ağaçlara, sulara, insanlara yer vardı. Hele Edirne’nin o taş köprüsü yok muydu. Apak mermerden, orta yerinde padişah oturma yeri. Şaşmıştık ona. Güneş her yanlarından giriveriyordu. ‘Ne cana can katarak yapmışlar bu Edirne şehrini,’ demiştim. Kapalıçarşı’sını gezdiğimizde yabancı yabancı, el el, kimse bize demedi neredensiniz diye. Oralara yakışmıştık biz. Oranın insanıydık sanki. Benim ak örtüme de, onun uzun uzun sırtıma düşmesine de takılan olmadı. Öğleyin dışa doğru uzanıp ağaç gölgelerinde azığımızı yedik. İçimizin acısını azaltırız, diyordum. Alışırız buralara da. İstanbul’da da tutarız buradaki evlerden. Su sesleri duyulur bir ev. Ovarız onun tahtalarını, sereriz örtülerimizi serin, temiz. Taşırız çeşmelerinden sularımızı. Sızar testilerden dışa serinlik. Toprağımız olmasa da, toprağı ağacı görürüz.” (s.87)
Füruzan, akademik eğitimini tamamlamış, refah içinde bir çocukluk geçirmiş olsaydı bundan daha iyi öyküler mi yazacaktı? Hiç sanmıyorum. Onu yazma konusunda besleyen, kendi kendinin öğretmeni olmasını sağlayan, yaşadığı zorluklar tam olarak.

Parasız Yatılı’ yı ne zaman okursak okuyalım, her seferinde bizi sarsmaya devam edecek. Özellikle çocukların tekinsiz, sahipsiz ve çaresiz dünyasına Füruzan’ın penceresinden bakmak her zaman sarsıcılığını koruyacak.
Füruzan
Parasız Yatılı
169 s.
Editör: Murat Yalçın
Tür: Öykü
Yapı Kredi Yayınları


