Yüzlerce yıldır yağmurun yıkadığı, güneşin ısıtıp aydınlattığı ve dalgaların çarptığı yüzeyim kimse fark etmeden zamanın zamansızlığına aşınırken aynı benzer döngüler içindeki hiçbir şey hiçbir zaman aynı olmadı. Saatler durmaksızın ilerledi ama akrep ile yelkovan birbirini yine bir kadranın yörüngesinde kovaladı. Dünyanın çekirdeğinin henüz soğumadığı günlerdi, hayat betonların arasından bir ot gibi fışkırıyor, duvar sıvalarını çatlatıyordu. Ben bin yıldır durduğum yerdeydim, sahilin köşesinde; biraz küçülmüş, dağılmış ama kendinden kopan her taneciğiyle de yayılmış, çoğalmış.
Her yaz olduğu gibi kumsal sezonluk ziyaretçilerini tüm sıcaklığıyla ağırlarken etraf bildik samimiyetsizlikte insan kaynıyordu. Çöplerini kendi eşsiz imzaları gibi bulundukları yere atan insanlardan bahsediyorum, her şeyin merkezinde olduğunu sanan, ölümlülüğünü ve vaktiyle dünyanın güneş etrafında bir yörüngede turlamasını bile hazmedememiş tür.
On yaşlarında iki oğlan çocuğu altı metre kadar ötemde ufak bir şişme deniz botu için kavga etmekteydi. Boyu diğerine nazaran uzunca olanı “Yeter artık benim sıram!” diyerek botu bir köşesinden sıkıca çekti. Diğer esmer tenli olansa “İki saattir sendeydi, daha yeni aldım!” diyerek itiraz etti. Uzunca olan diğerini tartaklamaya başlayınca ötedeki şezlonglardan hızlı adımlarla gelen gergin yüzlü bir kadın ufaklıkların arasına girdiği gibi insanların ortasında esmer küçüğe sinirle bir tokat attı. Neye uğradığını şaşırıp utanmış çocuk “Anne!” diyerek ağlamaya başladığındaysa ona “Sana vurulmasına nasıl izin verirsin? Ben sana bir kaya gibi güçlü olacaksın demedim mi?” diye bağırdı.
O an atan bir kalbim olsaydı çat diye kırılırdı ve bir yüzüm olsa eminim gözlerim dolardı. Anlamadıkları ne çok şey vardı. Oysa zaman karşısında bir kaya bile güçlü kalamazdı. Hem yoksa zamanın kumları nasıl oluşurdu?
25.03.2025 / İstanbul

