Sabaha doğru saat kaç suları kaçırır mı zamanı bilinmeze doğru?
Uykusuzluktan bulanmış bir zihin ne zaman senkronize olur saatin ritmik tik taklarıyla?
Beni kavuran iç sıkıntılarımı beyhude bir çabayla yaktığım sigaranın dumanını ciğerlerimden geri üfleyerek kendimden uzaklaştırmaya çalıştığım bir geceydi. Yeni bir güne azaldıkça azalarak, kalan son dakikalar içerisinde, güneşin ilk ışıklarıyla ayı uğurlamak için bekliyordum penceremde. Nasıl da dahil olmak istemiyordum gün doğumuyla gelecek kuş cıvıltılarına, günlük telaşelere, sokaklardaki koşuşturmaya, ekmek kaygısına/kavgasına. Buradayım işte ne kaçabiliyorum ne kaldırabiliyorum, baş edemedikçe savruluyorum. Penceremde bekliyorum saksımdaki karahindibalarımla bitmeyen bu döngünün son halkasını karşılamayı, mor göz halkalarımınsa tüm hakları saklı.
Odada dolandım ardından bir bardak su almak için mutfağa yöneldim. Evyede yıkanmış duran annemin mor saydam aşure kasesi ve akşamdan kalma unutulmuş bira dolu bardak takıldı gözüme. O küçüklüğümden kalma mor kaselerden nefret ederdim ve şimdi onu vermek için bir ara anneme uğramam gerekecekti. Hiç de gidesim yoktu. Sonra birayı dudaklarıma götürdüm ardından ısınmış, gazı da kaçınca sidiğe benzemiş sıvıyı lavaboya döktüm derken elimi kazara kaseye çarpmamla yerde paramparça oluverdi. Söylenerek eğilip kırılmış parçaları hışımla toplarken de elimi kesiverdim. Elimi sardım, kırıkları çöpe attım, odaya döndüm. Gün doğmuştu. Pencerenin kenarındaki koltuğa oturdum, ağırlaşan göz kapaklarımın kapanmasına izin verdim.
26.08.2023 / İstanbul

