• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Araştırma

Küçük İktidarların Büyük Zehri

Alpyaren by Alpyaren
4 Mayıs 2026
in Araştırma, Deneme, Genel
0
0
SHARES
38
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Bir toplumun ne kadar adil olduğunu anlamak için yalnızca büyük makamlara, büyük davalara, büyük siyasetlere bakmaya gerek yoktur. Bazen gerçeği bir hastane koridorunda, bir okul müdürlüğünde, bir tapu dairesinde, bir adliye kapısında, bir memurun masasının önünde görürsünüz.  İnsanın iktidarla imtihanı sadece saraylarda, meclislerde, bakanlıklarda verilmez. Küçük bir masanın arkasına geçen insan, bazen kendini kanunun yerine koyabiliyor. Jane Eyre Charlotte Brontë’ye göre: “Kişi, buyuracak güce sahip olunca buyruğu o saat dinlenir.”

Sorun da tam burada başlıyor.

Bir görev, bir yetki, bir mühür, bir imza, bir sistem ekranı, bir koltuk… Bunlar aslında kamuya hizmet için vardır. Lakin bazı insanların elinde hizmet aracı olmaktan çıkar, kişisel güç gösterisine dönüşür. “Ben böyle uygun gördüm”, “sistemde böyle görünüyor”, “istersem yapmam”, “nereye gidersen git”, “istediğin yere şikâyet et” cümleleri, sadece kaba sözler değildir. Bunlar, çürümüş bir idare anlayışının günlük hayattaki küçük ilanlarıdır. Güç sarhoşluğunu Bertrand Russell şöyle açıklar; “Kibir üzerinde bir kontrol olmadığında bir tür deliliğe giden yolda Bir adım daha atılmış olur. Modern insanın eğilimli olduğu güç zehirlenmesi. Bu güç sarhoşluğunun zamanımızın en büyük tehlikesi olduğuna ve büyük bir toplumsal felaket tehlikesini artırdığına ikna oldum.” der.

Büyük haksızlıklar çoğu zaman küçük keyfiliklerle başlar. Biri vatandaşı dinlemez, biri dilekçeyi yanlış yönlendirir, biri eksik bilgilendirme yapar. Bunlar gibi onlarca keyfi durum günümüzde maalesef yaygındır. Sonra bu durumlardan biri, yanlış işlem olarak vatandaşın karşısına çıkar. İşleme alan kişi yaptığı hatayı kabul etmek yerine mağdurun üzerine yıkmakla çözümü bulur. İşleme alan kişi de bilir ki; bana gelene kadar birçok kişiden geçiyor zaten! Benden sonrada birçok kişiye gidiyor. Sorumlu ben değilim ki! Bu da ezber sistem olarak karşımıza çıkar. Sonra kurum, mağduru koruyacağı yerde memuru, düzeni, alışkanlığı ve yanlışı korur. En sonunda da ortaya şu cümle çıkar: “Şikâyet etsen de bir şey olmaz.” Bu durumu küçük büyük liderler fark etmeksizin günümüzde her yerde görebiliyoruz. İşte asıl zehir budur.

Günümüzde güç zehirlenmesi yaşayan liderlere örnek vermek gerekirse;

– D. TRUMP’ın; “Ukrayna’nın madenlerini alacağım, İran’ı vuracağım, Kanada’yı alacağım, Grönland’ı vilayetimiz yapacağım, Filistinliler boşaltsın oraya modern mimaride yapılar yapacağım”,

– B. NETANYAHU’nun; “Filistin’i tamamen almak ve tüm Ortadoğu’da tek güç olmayı istemesi,”

Güç zehirlenmesi yaşayan liderlerin tarihsel örneklerine baktığımızda ise; Nemrut, Firavun Hitler (Almanya), Mussolini (İtalya) daha hatırlayamadığımız isimlerle uzayıp giden bir liste olduğunu görüyoruz.  Güç zehirlenmesi denilen şey yalnızca bir liderin, bir siyasetçinin, bir patronun ya da bir hükümdarın hastalığı değildir. Bu zehir, denetlenmeyen her yetkinin içine sızabilir. Müdür odasına da girer, sendika binasına da mahkeme koridoruna da okul idaresine de hastane sistemine de! Çünkü mesele koltuğun büyüklüğü değil, o koltuğa oturan kişinin vicdanının küçüklüğüdür.

“Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.” Şeyh Edebali’nin bu öğütleri, sözü geçen mevkilerde bulunan kişilerin, konumlarının getirdiği tehlikelerin farkında olmaları gerektiğini vurgular. Kimi insan için makam sorumluluktur; kimi insan için ise başkalarını hizaya sokma fırsatı. Birincisi kamu görevlisi olur, ikincisi küçük bir tirana dönüşür. Birincisi yetkiyi emanet bilir, ikincisi mülk sanır. Birincisi “nasıl yardımcı olurum?” diye düşünür, ikincisi “ben kimim, sen kimsin?” havasına girer.

Erhan AFYONCU bir yazısında; “Tarihte hükümdarların yanında kuvvetli vezirler olmuştur. Hükümdarın mutlak vekili olan güçlü vezirler zaman zaman makamları sayesinde edindikleri siyasi ve mali güçle yönetime hâkim olup kendilerini vezir olarak değil de gerçek hükümdar olarak görmüşlerdir. Sultana karşı alternatif olma tehlikesi belirince Bermekî ailesi, Çandarlı Halil Paşa ve Pargalı İbrahim Paşa gibi güçlü vezirler ve aileleri tarihten silinmişlerdir.” Afyoncu’nun yazıyı hangi maksatla kaleme aldığını ancak kendisi bilir ama “görünen köy de bazen kılavuz istemezmiş.” Erhan AFYONCU yazıyı hangi amaçla yazdığını ancak kendisi bilir. Fakat“görünen köy de bazen kılavuz istemezmiş.”

Pargalı İbrahim Paşa’nın güç zehirlenmesi hastalığına yakalandığını şu sözlerinden anlıyoruz: “Bu büyük devleti idare eden benim; her ne yaparsam, yapılmış olarak kalır, zira bütün kudret benim elimdedir; memuriyetleri ben veririm, eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş, reddettiğim reddedilmiştir. Büyük padişah bir şey ihsan etmek istediği yahut ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam, gayr-i vaki gibi kalır; çünkü her şey; harb, sulh, servet, kuvvet benim elimdedir.”

Hiçbir makam insana ebedi verilmez. Bugün imza atan yarın dilekçe veren olabilir. Bugün “sistem böyle” diyen yarın başka bir sistemin karşısında çaresiz kalabilir. Bugün başkasının emeğini yok sayan, yarın kendi emeğinin değersizleştirildiğini görebilir. Hayatın terazisi yavaş çalışır. Lakin tamamen bozuk değildir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunun küresel bir ilke haline temenni edebiliriz.

Kutadgu Bilig’e göre güç zehirlenmesi metaforları şöyledir: “Kim büyüklükten sarhoş olup kendini kaybederse Sonunda kara toprak altında bunun cezasını çeker”(…) “Eğer içki içen şaraptan sarhoş olursa uyanınca Bu sarhoşluk geçer ve kalkınca ayılmış olur.” Fakat “Devletin sarhoş ettiği kimse ise bir daha ayılamaz. Ölüm yakalayıncaya kadar uyur, uyanmaz.”

Bizde en acı taraflardan biri de şudur: İnsanlar adalet, ahlak, din, vicdan, millet, devlet gibi büyük kelimeleri çok sever. Fakat sıra küçük bir haksızlığı düzeltmeye gelince herkes birden ortadan kaybolur. Haksızlık büyüyünce nutuklar başlar; haksızlık henüz küçükken ise kimse elini taşın altına koymaz. Halbuki çürüme tam da küçük yanlışlara göz yumulduğunda kök salar. Bizdeyse haksızlığa uğrayana “Yangın büyümeden söndürülmeli, düşman güçlenmeden durdurulmalıdır” fikrinin mecazi anlatımıdır. Başka ifadeyle “Yılanın başını küçükken ezmek”, baş edilemez hale gelmeden yok edelim!

Bir sözün sinirden söylenmesi, bir ilacın yanlış yapılması teknik hata değildir. Bir dilekçenin yanlış işletilmesi, bir görevin yanlış verilmesini ise sizlerin takdirine bırakıyorum! Ancak bir çalışanın sigortasının, emeğinin, geçiminin, geleceğinin hiçe sayılması sadece idari işlem değildir. Hele ki bu hata sonra mağdurun üzerine yıkılıyorsa, orada artık basit bir yanlışlıktan değil, ahlaki bir çöküşten söz etmek gerekir. Çünkü insanın hakkını yemek yalnızca cebinden para almak değildir; zamanını, emeğini, itibarını, güvenini ve yaşama sevincini de almaktır.

Prof. Dr. Ian Robertson şöyle diyor:“Güç ve başarı; bu ikisi, insanlık tarihi boyunca beyinde değişiklik yaptığı bilinen en güçlü uyuşturuculardır.” Liyakatsizlik de güç zehirlenmesinin en sadık yol arkadaşıdır. İşini bilen insan çoğu zaman sakindir. Çünkü ne yaptığını bilir. İşini bilmeyen ise bağırır, azarlar, korkutur, oyalatır, üstten bakar. Bilgisizliğini otoriteyle kapatmaya çalışır. Hatasını kabul edemediği için hatayı karşı tarafa yükler. Böylece kurum dediğimiz yapı, adalet üreten bir mekanizma olmaktan çıkar. Ezber, kibir ve korkunun döndüğü bir çarka dönüşür. Bu çarkın içinde en çok ezilenler de genellikle sesi az çıkanlardır. Ücretli öğretmen, geçici çalışan, hasta vatandaş, emekliler, işçi, madenciler, yaşlı insan, dar gelirli aile, hakkını aramayı bilmeyen yurttaş… Yani sistemin karşısında tek başına kalan herkes. Güçlü olan zaten bir yol bulur. Asıl mesele, güçsüzün hakkının korunup korunmadığıdır. Bir ülkenin medeniyet seviyesi, en güçlülerin ne kadar rahat yaşadığıyla değil, en zayıfların ne kadar güven içinde olduğu ile ölçülür.

Güç zehirlenmesi yaşayan kişiler garip bir savunmaya sığınıyor. Hukuk, eğitim, sağlık, gelir, özgürlük konuşulunca çıtayı yükseltmek yerine daha kötü durumdaki ülkeleri gösterirler. “Bak, oralardan iyiyiz” diyerek karşı taraftaki insanları avuturlar. Oysa insanın hedefi aşağıya bakarak teselli bulmak değil, yukarıya bakarak kendini düzeltmek olmalıdır. Bir toplum, kendi eksiğini görmemek için başkasının yoksulluğunu ortaya koyuyorsa, orada ayrıca bir vicdan problemi vardır.

“Onlar adlarını ekmeğe sattılar, ben suya verdim” sözleriyle de tarihe damga vuran İran’lı sosyolog ve düşünür Ali ŞERİATİ’nin “Putların sadece isimleri değişti; Menat yerini para ve şehvete, Uzza yerini siyasete ve şöhrete, Hübel yerini din adına kandırmaya, Lat yerini sömürüye bıraktı. Artık taştan ve tahtadan putlar yok; Et ve kemikten putlar var!” sözü de bunları anlamamız açıdan düşündürücüdür.

Güç zehirlenmesinin en tehlikeli yanı insana kendini haklı hissettirmesidir. Kişi artık hata yaptığını düşünmez; yaptığı her şeyi görev, düzen, disiplin, devlet, kurum, dava ya da ahlak adına yaptığını sanır. Kendini sorgulamadıkça kabalaşır. Kabalaştıkça yalnızlaşır. Yalnızlaştıkça çevresine sadece onu onaylayanları toplar. Sonra da kendi yankısını hakikat zanneder.

Allah geçici dünya hayatı içerisinde her insana çeşitli fırsatlar verir. Bu imkanlar o insanın imtihanıdır. İnsana yakışansa bunların birer sınav olduğunu bilip, ona göre davranmasıdır. Büyüklerimiz: “Mahkeme kadıya mülk değil,” demişlerdi. Hiçbir kişi, bulunduğu makamda ömrünün sonuna kadar kalamaz.

Büyük diktatörlerin hikâyelerinde bilindiği gibi küçük memur zorbalıklarında da aynı psikoloji günümüzde fazlasıyla vardır: “Ben olmazsam düzen bozulur.” Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmamış! Hiçbir insan hakikatin tek sahibi değildir. Rabbimizin bizlere verdiği imkanları fırsat kapısı olarak bilelim. Buna göre de davranalım. Allah’ın emirlerine karşı hareket etmeyelim. Unutmayalım ki: “Her Firavun’un bir Musa’sı vardır.”

 Hiçbir makam kişiye yanılmazlık vermez. Hiçbir görev, başkasının onurunu çiğneme hakkı tanımaz. Eskiler “ağaç yaşken eğilir” derdi. Bu söz bazen eğitim için, bazen karakter için söylenir. Gerçekten de insanın küçük yaşta öğrendiği şey yalnızca bilgi değildir. Hakkaniyet, utanma, haddini bilme, emeğe saygı, kul hakkı bilinci de çocuklukta şekillenir. Bir insan küçükken kibri başarı sanarak, hileyi zekâ sanarak, torpili beceri sanarak, susmayı terbiye sanarak büyürse; büyüdüğünde eline geçen ilk yetkiyi adalet için değil, üstünlük kurmak için kullanır. Bu yüzden güç zehirlenmesiyle mücadele yalnızca kanun meselesi değildir; karakter meselesidir. Elbette denetim gerekir, şeffaflık gerekir, hesap verebilirlik gerekir, liyakat gerekir. Ama bunların yanında bir de insanın içinde çalışan bir vicdan mekanizması gerekir. Çünkü her yanlışın başına bir müfettiş dikemezsiniz. Her kapıya kamera, her masaya denetçi koyamazsınız. İnsanın içinde ahlak yoksa, en güzel yönetmelik bile kötü niyetli ellerde eğilip bükülür.

David Hume: “İnsanoğlu her çağda aynı yemlere yakalanır: Aynı numaralar defalarca oynanır, aynı tuzaklara tekrar düşülür. Popülizmin ve milliyetçiliğin zirveleri hâlâ iktidara ve tiranlığa giden çiğnenmiş bir yoldur…” Bugün ihtiyacımız olan şey, büyük laflardan önce küçük adaletlerdir. Vatandaşın yüzüne bakarak konuşan memur, hatasını kabul eden yönetici, çalışanın emeğini gasp etmeyen kurum, dilekçeyi yük değil hak arama yolu gören idare, “ben bilirim” yerine “doğrusu nedir?” diyen insan…

Bir ülke, insanın insana reva gördüğü muameleyle büyür ya da küçülür. Robertson’un gücün psikopatolojisi üzerine yaptığı bazı değerlendirmelerini kısa alıntılarla sunmakta fayda görüyoruz: “Testosteron beyni değiştirir çünkü onun kimyasını farklı hale getirir. Özellikle bir nörotransmiter olan dopamin seviyesini artırır.” (…) “Güç yozlaştırabilir ve bunun sebebi, çok güçlü bir uyuşturucu olmasından ötürü yüksek dozlarda tekrar tekrar alındığında bağımlılık yapıcı olmasıdır.” Güç, ahlakla terbiye edilmezse sahibini de çürütür, çevresini de. Bu durum küçük iktidarların büyük zehridir. Asıl mesele şudur: Gücü ele geçirince insan kalabiliyor muyuz? Yoksa ilk fırsatta, dün şikâyet ettiğimiz zalimin küçük bir kopyasına mı dönüşüyoruz?

Sultan Süleyman yaptığı hataların farkına vararak şunları söylüyor: “İçim kibirle doldu, bu hissi yenmeliyim yeneceğim. İdrak et Süleyman unutma tevazu içinde ol, bütün şeref ve irade senin değildir. Rabbine şükret ve nefsine üstünlük verme; zinhar kibre düşme. sen hakka karşı hayalı halka karşı vefalı ol. Vücudun, fikrin zikrin ona ait sahibi sanma. Hakkın nimetlerini kendinin kendinden olanları yegane sanma nefsini öldür yoksa o seni öldürür. Kibrini yen Süleyman! Her firavunun Musa’sı her şerrin bir Nuh’u vardır, iman et hatırla. Vücuda geldiğin hali ve gideceğin son mertebeyi unutma. İşte o zaman cennetin kapıları açılacak sana. Vicdanın senin kıblendir Süleyman. KAYBETME!”

Güç zehirlenmesi, Allah’a karşı ileri giden kavimlerin karakteridir. “Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Bizden daha kuvvetli kim var?” dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar, bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.” (Fussilet Suresi/ 15)

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Previous Post

Kıpkırmızı Bir Elma

Next Post

Mars’a Seyahat

Alpyaren

Alpyaren

Next Post
Mars’a Seyahat

Mars'a Seyahat

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Ah Tamara… Van Gölü’nde Efsane Aşk
  • KARA GECE
  • O Yerdesin / Galip Uçar
  • Butimar’ın Dönüşü
  • Madenci / Ercan Uğumlu

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.