• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

On Beş Künye: Kimsesizler Mezarlığı | Kara Tren Tefrika 2

Seyit Berker Aydogan by Seyit Berker Aydogan
1 Mayıs 2026
in Öykü
2
Kara Tren Tefrika II: On Beş Künye Kimsesizler Mezarlığı kitap kapağı. Paslı raylar üzerinde 15 asker künyesi, sisli bir gecede eski bir buharlı tren silueti. Anadolu Gotiği atmosferi.

"On Beş Künye Kimsesizler Mezarlığı" – Kara Tren Tefrika II'nin sinematik kapağı. 1948'de bulunan 15 künye, 1915'in unutulmuş sivil kayıplarını Anadolu Gotiği'nin karanlık raylarında anlatıyor.

0
SHARES
41
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

KARA TREN
TEFRİKA‑II: ON BEŞ KÜNYE — KİMSESİZLER MEZARLIĞI

 

ÖNSÖZ

Rayların Üzerinde Yürüyen Gölgeler

Kara Tren’in “On Beş Künye Kimsesizler Mezarlığı” adlı bu ikinci tefrikasında size aktaracağım hususları kaleme alan el, Anadolu’nun sisli vadilerinde, gecenin bir kurt gibi uluduğu terk edilmiş istasyon binalarının yıkık duvarları arasında, üzerinde yürümeye cesaret edenlerin ayak seslerini yutan paslanmış rayların üzerindeki gölgelerin peşine düşmüş ve zamanın pas tutmuş çarkları arasında sıkışıp kalmıştır. Mürekkebim, bu toprakların hem bereketini hem de bağrında sakladığı kanlı sırları taşır. Yazdıklarım ne tam anlamıyla tarih belgesidir ne de bütünüyle kurmaca. Hakikat ile kâbusun arasındaki o ince çizgide, kimsesiz mezarların üzerinden esen meçhul rüzgârların savurduğu tozların içinde saklı duran, hakikatin peşindeyimdir.

Birinci tefrikada, 1932 yılının o zifiri ve lanetli gecesinde Samsun‑Çarşamba hattında yaşananları, kırk yedi askerin toprağın karnına gömülen kayboluşunu ve Cafer Usta’nın bir vicdan azabı gibi taşlaşan emanetini sizlere anlatmıştım. Siyah mermerin üzerine birer hançer izi gibi kazınan kırk yedi altın harf, unutulmaya karşı dikilmiş bir direniş abidesiydi. Fakat o hayaletlerin kol gezdiği trende yalnızca askerler mi vardı? Ya görünmeyenler? Gölgesi kendinden önce giden o zavallılar? Ya kayıtlara geçmeyenler? Ya öldükleri halde ‘kayıp’ sayılmayanlar? Sahi, bir isim hiçbir kâğıda yazılmamışsa, o ruh gerçekten ölmüş sayılır mıydı?

Bu ikinci tefrikamda, işte o karanlıkta kalan soruların peşinden gideceğiz. Bu tefrikamız, 1948 yılının Eylül ayında, geçmişin hayaletlerini uyandıran eski Samsun Garı’nın temel kazısında bulunan on beş künyeyle başlıyor. İşte bu on beş künye ve onların işaret ettiği kimsesizler mezarlığı, hikâyemizin karanlık kalbini oluşturacak. Bu künyeler, 1932’deki kırk yedi isimle uyuşmuyordu. Sanki toprak, kendi kendine yeni bir liste hazırlamıştı. Farklı bir tarihe, farklı bir yolculuğa ve farklı bir trajediye işaret ediyorlardı: 15 Ekim 1915. Birinci Dünya Savaşı’nın güneşin bile üşüdüğü en karanlık günlerinden biri. Kafkas Cephesi’ne yığılan lojistik zincirin, adeta fırtınada mafsallarından sert bir şekilde ayrılmak suretiyle kopan bir çelik halat gibi koptuğu, sivil halkın açlık ve hastalıkla birbirini kemirdiği, Hilâl‑i Ahmer hastanelerinin yaralı ve hasta dolu koridorlarında gönüllü hemşirelerin sessizce ve kimsesizce can verdiği günler…

Beton ve demirin soğuk mantığıyla kuşanmış bu tefrikamda sizlere anlatacağım hikâye, bir mühendis olan Serdar Bey’in rasyonel zihni ile toprağın altındaki fısıltıları bir miras gibi devralan Cafer Usta’nın torunu Recep Efendi’nin taşıdığı kadim emanet arasında vuku bulmak suretiyle kaçınılmaz olan o karanlık karşılaşmanın hikâyesidir. 1940’ların sonunda, barut kokusunun hâlâ genizleri yaktığı İkinci Dünya Savaşı’nın o boğucu gölgesi henüz dağılmamışken, Türkiye çok partili hayata geçişin ve eski defterlerin açılmasının sancılarını yaşarken, Samsun’un ruhları saklayan sisli sokaklarında, Çarşamba’nın bereketinden çok kederini kusan o verimli ovalarında, yankılanan ve zamanın dışından gelen bir tren düdüğünün peşine düşeceğiz.

Bu düdük, yalnızca bir lokomotifin mekanik sesi değildir. O, 1915’te lojistik krizlerin ve açlığın pençesindeki o cinnetin ortasında hayatını kaybedenlerin, soğuktan donmuş parmaklarıyla cepheye gönüllü giden hemşirelerin, umudun bittiği yerde kocasının yanına ulaşmaya çalışan kadınların, son vardiyasına çıktığını düşünürken son nefesini bir buhar bulutu gibi veren makine ustalarının arkasından yakılan ve asırlardır susmayan uzun bir ağıtın yankısıdır. Onlar resmi kayıtlarda asla ‘kayıp’ sayılmadılar. Ama toplumun ve zamanın vicdanında unutuldular. Ve iyi biliriz ki unutulmak, bu kadim ve acımasız topraklarda ölümden beterdir.

Şimdi, toprağın kusmaya başladığı on beş künyenin izini süreceğiz. Her bir künye, yalnızca bir ismin değil, yılların biriktirdiği sağır edici bir sessizliğin tanığıdır. Ve bu sessizlik, rayların gıcırtısıyla birlikte nihayet bozulacaktır.

Anadolu‘nun zamanın unuttuğu bir köşesinde, mezarların üzerinden esen sisli bir sonbahar gecesinde, Eylül 1948.


BİRİNCİ BÖLÜM: TEMEL KAZISI

Eylül 1948, Toz ve Küf Kokusu

Eski Samsun Garı’nın yorgun yıkıntıları üzerinde yükselen toz bulutu, ikindi güneşinin sanki bir hastanın yüzü kadar solgun ışıklarını, adeta bir tül gibi süzüyordu. Demirlerin birbirine çarpma sesi, kemik gıcırtılarını andırıyordu. Kazma ve kürek sesleri, Karadeniz’in uzaktan gelen ve sanki bir devin horultusuna benzeyen boğuk uğultusuna karışıyor, arada bir yükselen işçi bağrışmaları bu kasvetli orkestraya insani ama cılız bir nota ekliyordu. Eylül ayının o tuhaf ve insanı boğan sıcağı, yıkıntıların arasından yükselen bin yıllık nemli toprak kokusuyla birleşince havada, insanın omuzlarına çöken adeta elle tutulur bir ağırlık oluşturuyordu.

Selim Bey, boynunu adeta hapsedercesine sıkan kravatını hafifçe gevşetti. İpek gömleği ve kumaş pantolonu, sıcak hava ve ona eşlik eden rutubetten yağış yapış olmuştu. Alnında biriken soğuk teri, cebinden çıkardığı beyaz mendiliyle söylene söylene sildi. O gün çıkmış olduğu saha görevi kapsamında görevlendirildiği kazı alanını denetliyordu. İstanbul’da, Robert Kolej’in mühendislik fakültesinde eğitim görmüş, ardından Devlet Demiryolları’nda hızla yükselmiş, otuz beş yaşında, rasyonel aklın ve matematiğin her şeyi açıklayabileceğine yürekten inanan bir adamdı. Ona göre dünya, fizik kanunları, mekanik prensipleri ve mühendislik hesaplarından ibaretti. Gerisi, cahil halkın karanlık köşelerde birbirine fısıldadığı ve rüzgârın taşıdığı batıl inançlardı.

Oysa bu kazı alanında, daha ilk günden itibaren bir şeylerin hesaba uymadığını, sanki görünmez bir elin planları bozduğunu içten içe hissetmişti. Hissetmek… Onun beton kadar sert lügatında pek yeri olmayan bir kelimeydi. Ama burada, eski garın lanetli yıkıntıları arasında, o da kendini bu kelimeye sığınmak zorunda hissediyordu. Zemin, proje kapsamında yaptıkları her kazıda, sanki altındaki boşluğu ele vermek istercesine biraz daha esniyordu.

Demir yılanların bereketli toprağı boğduğu o yıllarda, Samsun‑Çarşamba hattı, 1926’da Atatürk’ün bizzat ilk kazmayı vurduğu törenle inşasına başlanan, Türkiye’nin ilk yerli özel teşebbüs sermayesiyle yapılmış olan dar hatlı bir demiryoluydu. Yedi yüz elli milimetre genişliğindeki raylar, toprağın derinliklerindeki fısıltıları bastırmak istercesine, Çarşamba Ovası’nın alüvyonlu topraklarında yılan gibi kıvrılarak ilerlemek suretiyle Samsun Limanı’na fındık, tütün ve mısır taşırdı. Köylüler için ise bu tren, zamanın durduğu bu coğrafyada, adeta günümüzdeki okul servislerinden birisi gibiydi. Sabahın kör karanlığında binip üç saat yolculukla Samsun’daki okullara giden öğrenciler, akşam yine üç saatte köylerine dönerlerdi. İstasyon binalarının etrafında kümelenen bakkallar, kahvehaneler, depolar… Hayat, adeta bu dar rayların etrafında örülmüştü. Dolayısıyla her şey, bu paslı demirlerin insafına kalmıştı.

Ama şimdi, 1948’in bu vicdan azabı gibi sıcak bir Eylül gününde, Devlet Demiryolları, hattı genişletme kararı almıştı. Eski gar binası yıkılmış, temel kazısı başlamıştı. Tarihin tozlu sayfaları yırtılıyordu. Geçmişin üzerine daha geniş raylar döşenecekti. Selim Bey ise, ruhunu rasyonelliğin soğuk zırhıyla kaplamış bir nefer olarak, modernleşmenin kaçınılmaz bir adımı olan bu inşaatı denetlemek için İstanbul’dan gönderilmişti.

Kazma Sesleri Arasında Fısıltılar

“Beyim, biraz gelir misiniz?”
İşçi reisi Hüsnü Efendi’nin sesi, toprağın karnından yükselen bir inilti gibi kazma seslerinin arasından yükseldi. Altmışına merdiven dayamış, elleri taşlaşmış birer pençe gibi nasır tutmuş, yüzü Karadeniz’in sert rüzgârlarıyla ve kim bilir hangi sırlar ile kavrulmuş bir adamdı Hüsnü Efendi. Çocukluğunda bu hattın inşasında çalışmış, gençliğinde trenlerin bakımında bulunmuş, şimdi de kendi gençliğini gömdüğü o yerin yıkımında ter döküyordu. Gözlerinde, kelimelere dökemediği fakat insanı iliklerine kadar üşüten bir bilginin ağırlığı vardı.

Selim Bey, inşaat faaliyetlerinin yarattığı o tekinsiz yıkıntıların arasından dikkatlice yürüyerek Hüsnü Efendi’nin yanına gitti. İşçiler, temelin kuzeybatı köşesinde, sanki bir mezar kapağını andıran büyük bir beton kütlenin etrafında toplanmışlardı. Kazmalar durmuş, kürekler yere bırakılmıştı. İşçilerin yüzlerinde, Selim Bey’in İstanbul’daki steril şantiyelerde hiç görmediği tuhaf bir ifade vardı. Yüzlerindeki bu ifadeler, korku ile saygının, kadim ve karanlık bir karışımı gibiydi.

“Ne oldu Hüsnü Efendi? Neden durdunuz?”
Hüsnü Efendi, elindeki kazmayı bir cellat gibi beton kütleye doğru salladı.
“Bu beton, beyim. Ama sıradan beton değil. Bunun altında bir şey var.”

Selim Bey, evvela iki elini sitem edercesine havaya kaldırdı. Akabinde buldukları betona yakından bakmak için öne doğru eğildi.
“Ne olabilir altında? Eski garın temeli işte.”

Hüsnü Efendi sanki bin yıllık bir yasın içinden konuşur gibi başını iki yana salladı.
“Burası 1931’de gar oldu, 1932’de mezar oldu. Şimdi tekrar kazıyorsunuz. Toprak razı değil beyim. Razı değil.”

Selim Bey, içindeki o tekinsiz boşluğu bastırmak için sinirine hakim olmaya çalışarak cevap verdi:
“Toprağın razı olup olmaması diye bir şey yok Hüsnü Efendi. İlim var, mühendislik var, fizik var, mekanik var. Kaldırın çabuk şu betonu.”

İşçiler, kendi gölgelerinden korkar gibi reislerine baktılar. Hüsnü Efendi, kazıdan çıkan derin ve küf kokulu toprak yığının yanında derin bir nefes aldı. Akabinde kafasını hayıflanırcasına yavaşça sağa sola salladıktan sonra elindeki kazmayı betonun kenarına yerleştirdi. Reislerini izleyen oradaki işçilerde, ellerindeki kazma kazama ve küreklerle aynı manevrayı yaptı. Hepsi bir ağızdan koro şeklinde: “Bir, İki, Üç” komutu eşliğinde betonun kenarındaki boşlukları kanırtmaya başladılar. Her hamlelerinde sanki bir devin kaburgası kırılıyordu. Beton, beklendiğinden daha kolay çatladı. Sanki altında tuttuğu ve yıllardır kusmayı beklediği o şeyi salıvermek için can atıyordu.

Betonun Altından Çıkan On Beş Metal

Çatlayan betonun altından, bir nevi toprağın kanı gibi görünen, pas lekeleriyle kaplı, bir metal yığını göründü. Selim Bey, her ne kadar, bu durumun bilimsel olarak doğal bir oksitlenmenin sonucu olduğuna emin olsa da, dizlerinin titremesine mani olamayacak merhalede merakına engel olamıyordu. İki işçinin yardımıyla kazılan çukura indikten sonra betona daha yakından bakabilmek için öne doğru eğildi. Hüsnü Efendi elleriyle, sanki ölümün tozunu temizler gibi kırık beton parçalarını kenara itti. Ortaya, birbirine bir lanetin halkaları gibi zincirle tutturulmuş on beş metal künye çıktı.

Yılların nemi ve pasına maruz kalmalarına rağmen, künyelerin üzerlerindeki yazılar dehşet verici bir netlikle okunabilecek durumdaydı. Selim Bey, bir tanesini eline aldı. O an avucunda, damarlarını yakacak kadar beklenmedik bir sıcaklık hissetti. Sanki metal, cehennem ateşi misali kavurucu güneşinin altında saatlerce kalmış gibiydi. Oysa betonun altında, gölgede ve nemde yıllarca beklemişti.

Üzerindeki yazıyı fısıldayarak okumaya çalıştı: “15 Teşrin‑i evvel 1331” — 15 Ekim 1915. Altında kadınsı bir zarafetle ama kazınarak yazılmış bir isim: “Fatma, Hemşire”. Ve bir numara.

Diğer künyeleri de teker teker çevirdi. Hepsi asker künyesi formatındaydı ama üzerlerindeki isimler, asker isimleri değildi. Birinde “Zeynep Hanım”, diğerinde “Kara İsmail, Lokomotif Ustası”, bir başkasında “Rıfat Bey, Tabip”… On beş künye, on beş farklı isim, on beş farklı meslek. Ve hepsinin tarihi aynıydı: 15 Teşrin‑i evvel 1331.

Selim Bey, cebinden çıkardığı not defterine, titreyen elleriyle isimleri kaydetmeye başladı. Bu sırada, Hüsnü Efendi’nin sanki bir dua okur gibi mırıldandığını duydu:

“1932’deki siyah mermerde kırk yedi isim var. Ama bu on beş isim, o kırk yedinin içinde yok. Bunlar başka. Bunlar… Başkaları.”

Selim Bey, başını not defterinde kaldırıp kafasını Hüsnü Efendi’ye çevirdikten sonra şaşkın bakışları eşliğinde:
“Ne demek başkaları?”
Sualini yöneltti. Hüsnü Efendi, gözlerini kan rengine dönen ufka dikti. Kanayan bir yarayı andıran kızıllıktaki güneş, Çarşamba Ovası’nın üzerinde batmak üzere alçalmaya başlamıştı. Hüsnü Efendi, başını Selim Bey’e doğru çevirdi. Direkt gözlerinin içine baktı.

“O gece, 1932’nin o gecesi… Cafer Usta trenden indiğinde elinde kırk yedi künye vardı. Ama sabah uyandığında, sadece on beş künye kalmıştı elinde. Diğer otuz iki künye neredeydi? Bunu kimse bilmez. Ama derler ki, o tren iki kez geldi. Birincisinde kırk yedi askerle. İkincisinde… Başkalarıyla.”

Selim Bey, mantığının son kırıntılarına sıkıca tutunmak suretiyle, Hüsnü Efendi’nin sözlerini duymazdan gelerek künyeleri cebine attı.
“Saçmalık. Bunlar muhtemelen eski bir askeri sevkiyatın kalıntıları. Arşivlerde kaydı vardır. Yarın askerlik şubesine bakarım.”
Dedikten sonra işçilere o gün için artık paydos ettiklerini söyledi.

Rapor ve Düdük

O akşamüzeri Selim Bey, Samsun’daki küçük ve nem kokan otel odasında, günlük raporunu yazıyordu. Bugün sahada bulmuş oldukları on beş künye, masanın üzerinde, sanki birer ölü gözü gibi yan yana dizilmişti. Masanın üzerinde duran gaz lambasının titrek ışığında, metal yüzeylerdeki pas lekeleri, taze kurumuş kan izleri gibi görünüyordu.

Raporuna şu satırları yazdı:
“19 Eylül 1948, Samsun. Eski gar binasının temel kazısı sırasında, beton bir kütlenin altında, muhtelif şahıslara ait on beş adet metal künye bulunmuştur. Künyeler, tetkik edilmek üzere muhafaza altına alınmıştır. İnşaat çalışmalarına devam edilecektir.”

Tam kalemi bırakacakken, dışarıdan gelen, keskin, uzun ve tiz bir düdük sesi duydu. Bu bir tren düdüğü sesiydi. Fakat bu saatlerde, herhangi bir tren seferi yoktu. Selim Bey, bunu çok iyi biliyordu. Çünkü günlük tren sefer sayısı ve bunların saat bilgilerine ilişkin kayıtlar, saat kaç olursa olsun, mutlak suretle Selim Bey’e bildirilirdi.

Pencereye koştu. Oda, Samsun Garı’nın yeni binasına bakıyordu. Ama o saatte, o hatta tren olmaması gerekiyordu. Üstelik ses, yeni hattan değil, eski hattın cesetlerini saklayan yıkıntılarının olduğu yönden gelmişti.

Pencereyi açtı. Dışarıda, Eylül gecesinin buz gibi ve mezar kokulu serin rüzgârı esiyordu. Eski rayların üzerinde, ay ışığında parlayan toz zerrecikleri on beş ayrı siluet oluştururcasına dans ediyordu. Ama tren yoktu. Sadece rüzgârın savurduğu tozlar ve uzaklardan gelen Karadeniz’in o bitmek bilmeyen boğuk uğultusu.

Selim Bey, pencereyi kapattı. Kalbini, rasyonel aklıyla ama boş bir çabayla yatıştırmaya çalıştı. “Rüzgârdır,” dedi kendi kendine. “Eski borulardan geçen rüzgâr.”

Ama cebindeki on beş künye, sanki bir kalp atışı kazanmışçasına sanki biraz daha ısınmıştı.


İKİNCİ BÖLÜM: RECEP EFENDİ’NİN KONAĞI

Denize Bakan Açık Mavi Renkli Ahşap Konak

Ekim ayının ilk günleri, Samsun’a, yerel inanışlarda içerisinde ruhları sakladığına inanılan Karadeniz’in ünlü sisini getirmişti. Denizden yükselen beyaz örtü, şehrin eski mahallelerini, çürümeye terk edilmiş ahşap konakları ve dar sokakları yavaş yavaş yutuyordu. Selim Bey, siyah renkli kaşe paltosunun yakasını kaldırmış, elinde, amiyane tabirle ölümün envanteri olan künyelerin listesiyle, Recep Efendi’nin evini arıyordu.

Recep Efendi, Cafer Usta’nın ilk torunuydu. Hüseyin Efendi ile takribi aynı yaşlardaydı. Ömrünü rayların fısıltısını dinleyerek geçirmiş emekli bir demiryolcuydu. 1932’deki o geceden sonra, Cafer Usta’nın emanetini devralmak suretiyle siyah mermerin kanlı sırrını yüreğinde taşıyordu. Selim Bey, askerlik şubesinde ve Devlet Demiryolları arşivlerinde yaptığı araştırmalardan sanki bir duvarla karşılaşmış gibi eli boş dönünce, çareyi bu ihtiyar adama ulaşmakta bulmuştu.

Ev, denize bakan bir yamaçta, kökleri toprağın altına sanki bir iskelet misali sarılmış yaşlı bir çınar ağacının gölgesinde duruyordu. Üç katlı, ahşap, zamanın ve tuzlu rüzgârın adeta bir deri gibi aşındırdığı cumbalı bir konaktı. Ahşap kapının pirinçten yapılmış tokmağı, el şeklinde bir demiryolu işaretiydi: “Dur.”

Selim Bey, pirinç tokmağı ahşap kapının yüzeyine üç kez vurdu. Kısa bir süre sonra kapı, can çekişen bir hayvanın iniltisine benzeyen bir sesle gıcırdayarak aralandı. Karşısında, yaşına rağmen dimdik ve dinç duran, gözleri fırtınaya gebe deniz mavisi, sakalları beyazlamış bir adam belirdi. Recep Efendi. Dedesi gibi raylar kadar düz ve derin bakışlı bir adamdı.

“Selim Bey… Ben de sizi bekliyordum.” dedi, Recep Efendi.

Selim Bey, akılcı dünyasının sarsıldığını karşısındakine hissettirmemeye çalıştı. Lakin şaşkınlığını da gizleyemedi. Dudaklarından gayri ihtiyari:
“Beni… Beni bekliyor muydunuz?” suali dökülüverdi.

Cafer Efendi, evvela başıyla bu sualini onayladıktan sonra kapıyı ardına kadar açtı.
“İçeri buyurun. Anlatacak ve konuşacak çok şey var.” dedi.

Hafıza Müzesinin Tozlu Rafları

İçerisi, Selim Bey’i adeta küf, rutubet ve keder kokan bir zaman tüneline çekti. Evin giriş katı, sanki bir hafıza müzesi gibi düzenlenmişti. Duvarlarda, Samsun‑Çarşamba hattının ilk inşa aşamasından kalma fotoğraflar, tarihi kronoloji gözetilmek suretiyle nizami bir şekilde asılmıştı. 1924’te Atatürk’ün ilk kazmayı vurduğu an, 1926’da hattın açılış töreni, ilk trenin Çarşamba’ya varışı… Camekân vitrinlerin içerisinde ise paslanmış anahtarlar, birer organ gibi duran lokomotif parçaları, bilet zımbaları, eski istasyon saatleri vb… eski demiryolu araç gereçleri, büyük bir titizlik ve intizamla dizilmişti. Bir köşede, 1932’den kalma siyah mermerin heybetli ve ürkütücü büyükçe bir fotoğrafı vardı. Üzerindeki kırk yedi altın harf, her iki tarafında yer alan gaz lambalarının ışığında, birer uyarı gibi parlıyordu.

Ve bir başka köşede, üzeri yas tutan bir kadın gibi siyah bir örtüyle kapatılmış, camekânlı bir dolap duruyordu.

Recep Efendi, Selim Bey’i, üzerindeki kakma ve rölyeflerden usta bir marangozun elinden çıkmış olduğu muhtemel, tahtadan yapılmış bir masanın başköşesine oturttu. Masanın üzerinde, eski bir gramofon ve bir taş plak duruyordu. Taş plağın yüzeyinde, adeta kılcal damarları andıran ince beyaz çizikler vardı. Muhtemelen defalarca dinlenmesine bağlı olarak meydana gelmişlerdi. Evi çepeçevre saran sis, pencereleri beyaz bir perde misali kaplamak suretiyle, dışarıdaki dünyayı tamamen silmişti. Sanki bu oda, zamanın ve mekânın dışında, kendi karanlığında kendi başına var olan bir yerdi.

“Künyeleri gösterin bana,” dedi, Recep Efendi.

Selim Bey, cebinden çıkardığı on beş künyeyi, kutsal bir ayin yapar gibi titizlikte, masanın üzerine dizdi. Recep Efendi, her birini tek tek eline aldı ve üzerlerindeki yazıları okudu. Sonra derin bir nefes alarak geri bıraktı. Ellerini göbeği hizasında kavuşturup oturduğu sandalyede geriye doğru yaslandıktan sonra:
“Bu isimler… Benim listemde yok.” dedi, Recep Efendi

Her ne kadar rahat gibi görünmeye çalışsa da, onun aşikâr bir şekilde yaprak gibi titreyen ellerinden, tedirgin bir ruh hali içinde olduğunda olduğundan şüphelenen Selim Bey:
“Hangi liste?” sualini, Recep Efendi’ye yöneltti.

Recep Efendi, ayağa kalktı. Akabinde camekânlı dolaba yaklaştıktan sonra, üzerinde serili örtüyü, bir cesedin yüzünü açar gibi kaldırdı. İçeride, yine on beş künye vardı. Ama bunlar, Selim Bey’in getirdiklerinden farklıydı. Daha eski ve daha da yıpranmışlardı. Üzerlerindeki tırnak izlerini andıran yazılar, zamanla neredeyse silinmişti. Her iki elini de pantolonunun ceplerine soktuktan sonra Selim Bey’e doğru dönerek anlatmaya başladı.

“Dedemin listesi. O kırk yedi askerin künyeleri… Ya da onlardan geriye kalanlar. Dedem, 1932’de o trenden indiğinde, elinde kırk yedi künye olduğunu söylerdi. Ama sabah uyandığında, geriye sadece on beş tanesi kalmıştı. Diğer otuz iki künye… Yoktu. Adeta buharlaşmış gibi yok olmuşlardı. Dedem, ömrü boyunca o otuz iki künyeyi aradı. Fakat ne yazık ki bulamadı. Ama bir şeyi daha aradı, onu da bulamadı.”

Bu duydukları karşısında merakı iyice alevlenen Selim Bey, oturduğu sandalyeden şaşkın bir şekilde öne doğru eğilerek:
“Neyi?” dedi.

Dedemin Listesi, Benim Listem

Recep Efendi, masaya döndü ve oturdu. Gözleri, Selim Bey’in getirdiği künyelere bir suçluya bakar gibi takılı kaldı. Akabinde mezardan gelen bir fısıltıyı andıran ses tonuyla:

“O trende, sadece askerler yoktu Selim Bey. Dedem, o geceyi anlatırken hep bir şeyi eksik söylerdi. Ya da söyleyemezdi. Ben büyüdükçe, satır aralarını okumayı öğrendim. Dedem, vagondan indiğinde, yalnızca askerlerin künyelerini değil, başka şeyleri de taşıyordu. Fotoğraflar, mektuplar, bir hemşire çantası… Ama onlar, tıpkı o on beş künye gibi, sabaha kaybolmuştu. Dedem, ‘Bazı şeyler, hatırlanmak için değil, unutulmak için emanet edilir’ derdi. Onun ne demek istediğini ancak bu yaşımda şimdi anlayabiliyorum. Çünkü unutulmak, ölümden beterdir.”

Selim Bey, not defterini çıkardıktan sonra:
“Peki, bu on beş isim kim? Neden asker değiller? Neden onların künyeleri var? Ve neden 15 Ekim 1915 tarihi yazıyor?”
Suallerini adeta nefes almadan peş peşe sıraladı.

Recep Efendi, oturduğu sandalyeden yavaşça doğrulduktan sonra ayağa kalktı. Ağır adımlar eşliğinde yanına yaklaştığı duvardaki bir çekmeceyi açtı. İçinden zamanın sararttığı eski bir kâğıt yaprak çıkardı.
“Bu, dedemin bana bıraktığı son şey. Yıllarca anlamadım. Ama şimdi, sizin getirdiğiniz künyeleri görünce… Anlıyorum.”
Dedikten sonra elindeki kâğıdı Selim Bey’e uzattı. Kâğıtta, eski yazıyla bir ağıt gibi şunlar yazılıydı:

“15 Teşrin‑i evvel 1331. Samsun‑Çarşamba Hattı. Hizmet Vagonu. Yolcular: Fatma Hemşire (Samsun Hastanesi), Zeynep Hanım (Dr. Rıfat Bey’in refikası), Kara İsmail (Lokomotif Ustası), Rıfat Bey (Tabip)…”

Liste tam on beş isimden oluşuyordu. İşin ilginç yanı, bu isimler, Selim Bey’in bulduğu künyelerdeki isimlerle birebir aynıydı.

“Bu… Bu bir yolcu listesi,” dedi, Selim Bey.
Daha bu cümlesi henüz bitmişti ki, hemen ardından “Ama neden künyeleri var? Siviller künye takmaz ki.” şeklinde, suali ile yorumunun iç içe geçmiş olduğu sesli düşüncesi, gayri ihtiyari dudaklarından dökülüverdi.

Recep Efendi’nin gözleri kederden buğulandı. Akabinde pencere doğru bakarak:
“Çünkü onlar, o trene binerken ‘kayıp’ olacaklarını biliyorlardı. Belki de kendi isimlerini kendileri kazıdılar o künyelere. Unutulmamak için. Ama unutuldular. Ta ki şimdiye kadar.” dedi.

Dışarıda, sisin içinden ruhu tırmalayan boğuk bir düdük sesi duyuldu. Selim Bey irkildi. Recep Efendi ise hiç tepki vermedi. Sanki bu sesi her gün bir ninni gibi duyuyor gibiydi.

“O tren,” dedi Recep Efendi, “Hâlâ geliyor. Ama artık askerleri değil, onları getiriyor. Görünmeyenleri. Ve siz, Selim Bey, onları gördünüz. Şimdi emanet sizin.”

Anahtar ve Emanet

Recep Efendi, ayağa kalktı. Duvarda asılı duran, eski tip gonglu saatin, camlı küçük kapağını açtı. İçerisinden avucunun içerisinde küçük obje çıkardı. Akabinde Selim Bey’in yanına yaklaştı ve avucunun içinde duran pirinçten yapılmış eski bir anahtarı ona uzattı. Anahtarın başı, bir lokomotif tekerleği şeklindeydi.

“Yarın, eski garın arkasındaki depo alanına gidin. Orada, toprağın altında, bir oda var. Dedem orayı hiç açtırmadı. ‘Bazı kapılar, açılmak için değil, beklemek için vardır.’ derdi. Ama şimdi, o kapının açılma zamanı geldi. Ve o kapının anahtarı da bu.”

Selim Bey, evvela anahtarı avucunda tarttı. Tıpkı künyeler gibi metaldi. Lakin metalin doğası gereği, normalde soğuk olması gerekirken, beklenmedik bir sıcaklık taşıyordu.

“İçeride ne var?” dedi, Selim Bey.
Recep Efendi, Selim Bey’in bu sorusunu:
“Bilmiyorum. Ama dedemin gözlerindeki korkuyu hatırlıyorum. O korku, düşmandan değildi. O korku, hatırlamaktandı. Bazı şeyleri hatırlamak, onları yeniden yaşamaktır. Ve bazı şeyler, bir kere yaşanmak için yeterlidir.” diye cevapladı.

Selim Bey, anahtarı cebine koydu. Tam kalkacakken, Recep Efendi gramofonu çalıştırdı. İğne, taş plağın üzerine sanki bir bıçak gibi düştü. Odada, eski bir Karadeniz türküsü yankılanmaya başladı. Ama sözler, Selim Bey’in bildiği sözler değildi:

“Kara tren gelir, kara tren gider / Kimi gider, kimi gelir / Kimi gelmez, kimi beklemez / Kimi bekler, kimi beklemez…”

Plak, son mısrada sanki bir kaderin döngüsü gibi takılı kaldı. Gramofonun iğnesi, aynı yerde dönüp duruyordu:
“Kimi beklemez… Kimi beklemez… Kimi beklemez…”

Recep Efendi, gramofonu durdurdu. Sonra Selim Bey’in gözlerine bakarak:
“Gidebilirsiniz Selim Bey. Ama unutmayın: Bu topraklar, unutulanları unutmaz. Onlar, hatırlanmayı bekler. Ve siz, şimdi onların sesisiniz.” dedi.

Selim Bey, kapıdan çıkarken son kez dönüp baktı. Recep Efendi, camekânlı dolabın önünde, elleriyle birer kutsal emanetmiş gibi künyeleri okşuyordu. Arkasında, siyah mermerin fotoğrafı. Ve duvarda, bir lanet gibi duran silik bir yazı:
“Unutma. Unutturma.”


ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TOPRAĞIN ALTINDAKİ ODA

1926’nın Zaman Kapsülü

Ertesi sabah, Selim Bey, Recep Efendi’nin verdiği ve cebini yakan anahtarla eski garın arkasındaki depo alanına gitti. Burası, 1926’da hattın açılışı sırasında kullanılan, sonra terk edilen, yılların otları ve paslı demir yığınları arasında adeta gizlenmek suretiyle kaybolmuş bir alandı. Karadeniz’in nemi, adeta her şeyi, yeşil bir çürüme tabakası olan küf katmanıyla kaplamıştı.

Selim Bey’in, Recep Efendi’nin tarif ettiği yeri bulması çok zor olmadı. Büyük bir kaya parçasının altında, toprağa gömülmüş, kilitli kalmış, paslanmış demir bir kapı. Üzerinde, zar zor seçilen bir yazı: “Samsun‑Çarşamba Hattı, 29 Ağustos 1926”. Atatürk’ün hattın açılışını yaptığı gün.

Selim Bey, anahtarı kilide soktu. Kilit, yılların pasına rağmen, bir suç ortağı gibi tek bir dönüşte açıldı. Sanki içerideki bir şey, onu bekliyordu. Demir kapıyı güçlükle araladı. İçeriden, yıllanmış toprak, nem, eski kâğıt, eski fotoğraf, eski hatıraların ve… Ölümün o ekşimsi kokusu geldi.

Dar bir merdivenden aşağı indi. Beton duvarlar, yer yer çatlamış olup küf lekeleriyle kaplanmıştı. Ama dağınık olmasını beklediği oda, dehşet verici bir şekilde düzenliydi. Bir köşede, paslanmış bir demiryolu feneri duruyordu. Bir başka köşede, eski bir yazı masası. Masanın üzerinde ise, her acının bir harf formunda titizlikle işlenmiş olduğu, bir yolcu listesi. Ve duvarda, bir çatlak. Çatlaktan sızan gün ışığı, odanın tozlu havasında bir hayalet sütun gibi yükseliyordu.

Selim Bey, masaya yaklaştı. Yolcu listesi, resmi bir belgeydi. Başlığı: “Samsun‑Çarşamba Hattı, 15 Teşrin‑i evvel 1331, Askeri ve Sivil Sevkiyat Listesi”. Listenin üst kısmında, askerlerin isimleri vardı. Ama alt kısım, sanki bir gözyaşı seliyle silinmiş gibi büyük bir su lekesiyle silinmişti. Sadece birkaç isim okunabiliyordu: “Fatma, Hemşire… Zeynep Hanım… Kara İsmail…”

Yolcu Listesindeki Leke

Selim Bey, listenin okunabilen kısmını, adeta günah çıkarırcasına not defterine geçirdi. Sonra masanın çekmecelerini sırayla açmaya başladı. İlk iki çekmece boştu. Üçüncü çekmecede, tarihin nabzının attığı eski bir defter buldu. Defterin kapağında, “Hilâl‑i Ahmer Cemiyeti, Samsun Şubesi, 1915” yazıyordu. İçinde, hastaneye yatan askerlerin ve sivillerin kayıtları, ilaç listeleri ve doktor raporları vardı.

Ama Selim Bey’i asıl şaşırtan ve tüylerini diken diken eden dördüncü çekmece oldu. İçinde, bir zarf vardı. Zarfın üzerinde, sadece şu yazıyordu:
“Unutulanlar.”

Zarfı açtı. İçinden, belki de şimdi geriye sadece hayaletleri kalan, on beş fotoğraf çıktı.

Fotoğraflar, eski ve sepya tonlarındaydı. Kenarları zamanın ateşiyle sararmıştı. Hepsi aynı yerde, sanki bir tren vagonunun içerisinde, çekilmiş gibi görünüyordu. Ama bu, asker vagonu değildi. Duvarlarında raflar, bir köşede ufak bir soba ve pencerede beyaz bir perde vardı… Bu bir hizmet vagonuydu.

Farklı insanlara ait bu fotoğrafların arkasında yer alan isimler, Selim Bey’in elindeki künyelerde yer alan isimlerle aynıydı.

Birinci fotoğraf: Üniforması omuzlarında hafifçe sarkan genç bir kadın. Başında beyaz bir hemşire başlığı. Gözleri, doğrudan objektife bakıyordu. O an Selim Bey, fotoğrafta gördüğü genç bayanın gözlerinin, direkt ruhunun içine baktığını hissetti. Arkasında, “Fatma, Hemşire, Samsun Devlet Hastanesi, 15 Teşrin‑i evvel 1331, cepheye gönüllü” yazıyordu.

İkinci fotoğraf: Kucağında bir bebekle oturan, yüzü yorgun ama ölüme meydan okuyan bir vakarla kararlı bir kadın. Başında siyah bir örtü. Arkasında, “Zeynep Hanım, Dr. Rıfat Bey’in eşi, 15 Teşrin‑i evvel 1331, kocasının yanına gidiyor”.

Üçüncü fotoğraf: Lokomotifin kapısında duran, yüzü kömür isiyle kaplı, adaleleri adeta çelikten dökülmüş gibi kaslı bir adam. Elinde büyük bir anahtar. Arkasında, “Kara İsmail, Lokomotif Tamircisi, 15 Teşrin‑i evvel 1331, son vardiyası”.

Selim Bey, fotoğrafları teker teker çevirdi. Doktor Rıfat Bey, başında fesi, elinde tıbbi bir çanta. Genç bir imam, elinde Kuran. İki küçük çocuk, ellerinde küçük mezarları andıran tahta bavullar. Yaşlı bir kadın, yüzünde Anadolu’nun tüm kederi olan derin çizgiler. Ve diğerleri. On beş kişi. On beş hayat. On beş ‘görünmeyen’.

On Beş Fotoğraf, On Beş Hayat

Fotoğrafları elinde tutarken, odanın havası bir anda değişmek suretiyle adeta buz kesti. Duvardaki çatlaktan sızan ışık, sanki daha da parlaklaştı. Ve o anda, Selim Bey bir ses duydu. Bu bir nefes sesiydi. Derin, düzenli, ama ölümün kıyısından gelen çok hafif bir ses. Fakat oda boştu. Ama nefes sesi, odanın her yerinden geliyordu. Duvarlardan, zeminden ve tavandan. Ve fotoğraflardan.

Selim Bey’in elleri zangır zangır titremeye başladı. Rasyonel aklı, bu metafizik dehşeti açıklayacak bir formül bulamıyordu. Nefes sesi, on beş ayrı kaynaktan geliyor gibiydi. Her fotoğraf, sanki içindeki kişinin nefesini saklıyordu. Onlar, hâlâ nefes alıyorlardı. Çünkü unutulmamışlardı. Ya da unutuldukları için, nefesleri bu fotoğraflarda birer mahkûm gibi hapsolmuştu.

Selim Bey, fotoğrafları dikkatlice zarfına geri koydu. Tam odadan çıkacakken, duvardaki çatlağa gözü takıldı. Çatlak, dışarıdan gelen ışığın etkisiyle, korkunç bir siluet oluşturuyordu. Ve o siluetin içinde, dans eden toz zerrecikleri, on beş ayrı figür halinde, sadece bir anlığına belirip kayboluyordu. Selim Bey, yaşamış olduğu bu kâbus gibi anı, ömrü boyunca bir unutmayacaktı.

Nefes Alan Kâğıtlar

Selim Bey, odayı terk ederken, zarfı ve listeyi de bir suç mahalli delili gibi yanına aldı. Yukarı çıktığında, hava adeta kara bir kefen gibi kararmaya başlamıştı. Karadeniz’den yükselen sis, depo alanını yavaş yavaş yutuyordu. Demir kapıyı kapatırken, son kez içeriye baktı. Oda, şimdi tamamen karanlıktı. Ama duvardaki çatlaktan sızan son ışık huzmesi, masanın üzerine düşüyordu. Ve o ışıkta, yolcu listesindeki su lekesinin altında, daha önce görmediği bir şey fark etti. Lekenin altından, silik bir el yazısıyla yazılmış bir not görünüyordu.

Masanın başına geri döndü. Cebinden çıkardığı kibriti titreyen elleriyle yaktı. Notta şunlar yazıyordu:

“Onlar kayıp sayılmadı. Çünkü onlar sivildi. Siviller kaybolmaz, sadece ölür. Ama onlar ölmedi. Onlar burada, bu toprağın altında, unutulmayı bekliyor. Onları hatırla. Onları yaz. Onları taşlaştır. Emanet sende.”

Kibrit söndü. Selim Bey, bu tarihsel ve vicdani yükün ağırlığı altında, karanlıkta, yalnız başına kalakaldı. Cebinde, on beş fotoğraf ve on beş künye vardı. Yüreğinde ise, daha önce bugüne kadar hiç hissetmediği ve bir daha asla onu terk etmeyecek bir ağırlık.


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ON BEŞ KÜNYE VE KİMSESİZLER MEZARLIĞI

Siyah Mermerin Gölgesinde

Kasım ayı, Samsun’a gökyüzünden boşalan dilsiz bir keder gibi ağlayan yağmuru ve üzerinde yürüyen her canlıyı yutmaya çalışan o aç çamuru getirmişti. Şehrin üzerine çöken gri gökyüzü, sanki Tanrı’nın bu topraklardan yüz çevirdiği bir devrin perdesi gibiydi. Selim Bey, aradan geçen bir ay boyunca, Recep Efendi ile birlikte, arşivlerin rutubetli ve unutulmuş rafları arasında, birer mezar kazıcısı titizliğiyle on beş sivilin izini sürmüştü. Her çevrilen sayfa parmaklarda tozlu bir vicdan azabı bırakıyor, her satır arası sessiz bir çığlıkla yankılanıyordu. Askerlik şubelerinde kayıt yoktu. Çünkü harp zamanı bu defterler sadece silah tutan elleri sayardı. Onlar asker değildi. Hastane kayıtlarında, Fatma Hemşire’nin adı geçiyordu ama görevli olarak değil, gönüllü olarak. Yani hayatını feda ederken bile isimsiz kalmayı seçmiş bir ruh olarak. Ve gönüllüler, resmi kayıtlara geçmezdi. Zeynep Hanım’ın kocası Dr. Rıfat Bey’in cephede şehit düştüğü biliniyordu. Ama Zeynep Hanım’ın akıbeti, sanki bir sis bulutu içinde buharlaşmışçasına kayıp hanesine yazılmıştı. Oysa o, o zamanki toplumun ve bürokrasinin sağır duvarları arasında sivil olduğu için kayıp sayılmıyordu. Sadece yoktu.

Recep Efendi, bu araştırma sırasında, dedesinin emanetinin aslında tamamlanmadığını ve ruhunun hâlâ o paslı raylarda asılı kaldığını anlamıştı. Bir akşam, sesi gaz lambasının titrek aleviyle dans ederken şöyle demişti:

“Dedem, kırk yedi askerin hikâyesini taşlaştırdı. Siyah mermeri diktirdi. Ama o trende sadece askerler yoktu. O tren, bir ülkenin görünmez yaralarını taşıyordu. O trende, bu toprakların görünmeyenleri de vardı. Kadınlar, çocuklar, hizmetliler, gönüllüler… Onlar kayıp sayılmadıkları için, hatırlanma hakkına da sahip değillerdi. İsimleri rüzgâra yazılmıştı. Ama unutulmak, siz de çok iyi bilirsiniz ki Selim Bey, ölümden beterdir. Dedem bunu bilirdi. Ama o sadece askerleri hatırlayabildi. Çünkü acının da bir hiyerarşisi vardı o günlerde. Şimdi, bizim onları hatırlamamız lazım.”

Ve böylece, 15 Kasım 1948 gecesi, zamanın dikiş yerlerinin patladığı o tekinsiz an geldiğinde, Selim Bey ve Recep Efendi, Samsun’un eski mezarlığına, 1932’de dikilen siyah mermerin yanına gittiler. Hava bir kefen gibi sisliydi. Denizden yükselen beyaz örtü, mezar taşlarını birer birer yutuyor, rasyonel dünyayla kâbus arasındaki bağı koparıyordu. Ay, hastalıklı ve sarı bir göz gibi bulutların arasından sıyrılıp mezarlığın üzerine solgun ışıklarını adeta dökercesine süzüyordu. Siyah mermer, o ışıkta gecenin kalbinden yükselen bir hayalet gibi parlıyordu. Üzerindeki kırk yedi altın harf, karanlığın içinde birer uyarı fişeği gibi, yıllara meydan okuyarak duruyordu.

Recep Efendi, mermerin hemen yanındaki bulunan ve bugüne kadar henüz hiçbir ölünün gömülmemiş olduğu o karanlık boş alanı Selim Bey’e gösterdi.
“Burası,” dedi, sesi toprağın fısıltısına karışarak. “Kaz burayı.”

Kayıp Sayılmayanların İzi

Selim Bey, elindeki küreği toprağın mahremiyetine saldırırcasına kaba bir şekilde sapladı. Kasım yağmurlarıyla ıslanmak suretiyle suyla dolgunlaşan toprak, içini doldurduğu küreği, bir ceset kadar ağırlaştırıyordu. Selim Bey, toprağa vurduğu her kürek darbesinde, toprağın altından bir şeylerin çıkacağını, onu suçlayacağını ve onun modern dünyasını yerle bir edeceğini, içten içe hissediyordu. Kazdıkça, toprağın rengi değişti. Önce koyu kahverengi, sonra çürümüş kan rengine benzeyen siyahımsı bir renk aldı. Hava, pas ve küf kokusuyla öylesine ağırlaşmıştı ki, her nefes Selim Bey’in boğazında metalik bir tat bırakıyordu. Ve sonra, küreğin ucu, kendisi gibi sert bir şeye çarptı.

Bulduğu şeyin yüzeyindeki toprağı elleriyle, sanki bir dostunun yüzünü temizler gibi şefkatle eşeledi. Bir taş. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Tam on beş taş. Bunların her birisi, avuç içi büyüklüğünde, düz, yassı nehir taşlarıydı. Sanki zamanın akıntısından süzülüp buraya sığınmışlardı. Üzerlerinde isim yoktu. Sadece birer kılıç darbesi ya da ince birer yara gibi duran çizgiler vardı. On beş taş, on beş çizgi. Sanki taşlar bile konuşmaya korkmuş, kendilerini bu çizgilere hapsetmişlerdi.

Recep Efendi, taşları teker teker eline aldı. Gözlerinden yılların birikmiş kederi olan o dilsiz yaşlar süzülüyordu. Mezarların üzerinde esen rüzgâr gibi üşütücü sesiyle:
“Dedem,” dedi fısıltıyla, “1932’de, bu taşları buraya koydu. Ama isim yazmadı. Çünkü isimleri bilmiyordu. Toprak onları ona söylememişti. Onları o zamana bulamadı. Ama şimdi… Şimdi biz onları biliyoruz.”

Selim Bey, cebinden fotoğrafları çıkardı. Taşları, siyah mermerin yanına, büyük bir itina ve saygıyla dizdiler. Recep Efendi, eline bir çivi ve çekiç aldı. İlk taşın önünde durdu. Selim Bey, fotoğrafların arkasındaki isimleri, sanki bir dua gibi, bir ağıt yakar gibi sırayla okumaya başladı:

“Fatma… Hemşire.”

Cafer Efendi, çiviyi taşın üzerine yerleştirdi ve çekici vurdu.
Tak.

Ses, ıssız mezarlıkta bir tüfek patlaması gibi yankılandı. Taşın üzerinde bir harf belirdi. Sonra ikinci vuruş. Tak. Ve üçüncü. Taş, üzerine kazınan her harfi, adeta ete saplanan keskin bir mızrağı kabul eder gibi, kabul ediyordu. Sanki yıllardır bu harfleri ve isimleri bekliyordu. Taşın gözeneklerinden sızan nem, sanki bir gözyaşına dönüşüyordu.

On Beş Taş, On Beş Çizgi

Saatler geçti. Gece yarısını çoktan aşmışlardı. Sis, mezarlığı bir zaman hapishanesi misali tamamen bir kefen gibi sarmıştı. Ay, gördüğü dehşete dayanamayıp kaybolmuştu. Sadece Recep Efendi’nin getirdiği gaz lambasının can çekişen titrek ışığı vardı. Ve çekicin sesi. Tak. Tak. Tak. Her vuruşta, bir harf daha kazınıyordu taşlara. Harfler taşın üzerinde birer yara gibi açılıyor, karanlığın içinden kimliklerini geri alıyorlardı. Her harf, bir hayatın kadim hafızada yeniden doğuşu, karanlıktan geri çağrılması ve hatırlanması demekti.

“Zeynep Hanım… Dr. Rıfat Bey’in eşi.”
Tak. Tak. Tak.

“Kara İsmail… Lokomotif Tamircisi.”
Tak. Tak. Tak.

“Rıfat Bey… Tabip.”
Tak. Tak. Tak.

“Mehmet Efendi… İmam.”
Tak. Tak. Tak.

“Emine Kadın… Ebe.”
Tak. Tak. Tak.

İsimler, taşlara birer birer, sonsuzluk mührü maiyetinde mezar taşı gibi kazındı. On beşinci taş, en sona kaldı. Selim Bey, son fotoğrafı eline aldı. Fotoğrafta, genç bir adam vardı. Üzerinde sivil bir elbise ve elinde bir defter. Arkasında şunlar yazıyordu: “Ahmet, Kâtip, Samsun Belediyesi, 15 Teşrin‑i evvel 1331, cephe gerisi görevli”.

Recep Efendi, bu son taşın önünde durdu. Çiviyi yerleştirdi. Çekici kaldırdı. Ve vurdu. Tak. Son harf de kazındı. O an sanki toprak derin bir nefes aldı ve üzerindeki ağırlığı bıraktı.

On beş taş, şimdi siyah mermerin yanında, görünmeyen bir elin kurduğu, uhrevi bir ritüel düzeniyle, yarım ay şeklinde dizilmişti. Üzerlerinde, yeni kazınmış, henüz yosun tutmamış, kar kadar beyaz harflerle isimler yazıyordu. On beş isim. On beş görünmeyen. Karanlıkta parlıyorlardı. Sanki isimler taştan değil de ışıktan yapılmıştı.

İsimlerin Kazınışı

Recep Efendi, çekici bıraktı. Elleri, kurban kestiği zamanları andırırcasına kanamıştı. Ama yüzünde, yılların yükünden kurtulmuş bir adamın huzuru vardı. “Şimdi,” dedi, fısıltısı sisin içinde bir gölge gibi süzülürken, “Onlar da hatırlandı. Onlar da taşlaştı. Artık unutulmayacaklar.” dedi.

Tam o anda, uzaktan, adeta zamanın dışından gelen ruhları donduracak minvalde bir ses duyuldu. Tren düdüğü. Ama bu kez, düdük acı değil, hafifçe melun bir tondaydı. Neşeli değil, ama hüzünlü de değil. Sadece… Beklediğini almış bir canavarın mırıltısı gibi kabullenmiş bir ses.

Recep Efendi, Selim Bey’e döndükten sonra:
“Onlar, şimdi huzurlu. Ama sen… Senin emanetin yeni başladı. Bu isimler sadece benim ellerime ve kanıma karışmadı. Artık senin de kanına karıştı Selim Bey. Bu taşlar, artık senin de emanetin. Ve bu emaneti, torununun torununa kadar taşıyacaksın.” dedi.

Selim Bey, taşlara baktı. On beş isim, gaz lambasının ışığında birer fener gibi parlıyordu. Ve birden, taşların üzerindeki harflerin, tıpkı nefes alır gibi, hafifçe titreştiğini gördü. Ya da kendince öyle sandı. İşte o an, mezarlığın girişinde bırakmış olduğu katı ve rasyonel düşünce yapısını, sonsuza dek bir kenara bıraktı. Çünkü bazı şeyler, doğa kanunlarıyla veya mühendislik formülleriyle açıklanamazdı. Sadece hissedilirdi.

“Onları hatırlayacağım,” dedi, Selim Bey. Sesi ilk kez raylar kadar kararlıydı. Ardından “Her zaman.” ifadesini ekledi.

Recep Efendi, bu sözünü onaylarcasına başını yukarı, aşağı salladıktan sonra:
“Biliyorum. Ama yetmez. Onlar, seninle konuşmak istiyor. Sisin arasından sana bakıyorlar. Bu gece, Tekkeköy köprüsüne git. Orada, seni bekliyorlar.” dedi.


BEŞİNCİ BÖLÜM: SON VAGON

Tekkeköy Köprüsü, 15 Kasım Gecesi

Saat gece yarısını geçmişti. Selim Bey, Cafer Efendi’nin sözlerine uyarak, eski hattın Tekkeköy civarındaki lanetli köprüsüne gitti. Köprü, yıkık dökük, ahşap ayakları kemik gibi çürümüş, demir korkulukları paslanmıştı. Altında, Karadeniz’e doğru akan bir dere, sisin içinde kaybolan ruhlar gibi kayboluyordu. Rayların üzerinde ise unutulmuşluk adeta yılların birikintisi olan pas ve yosun aracılığıyla vücut bulmuştu.

Selim Bey, köprünün tam ortasında, diğer bir deyişle, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide duruverdi. Cebinde, on beş fotoğraf ve on beş künye vardı. Yüreğinde ise, daha önce hiç tatmadığı bir duygu olan bekleyiş. Rasyonel aklı, burada ne işi olduğunu sorguluyordu. Ama içindeki başka bir ses, kadim bir ses, ona beklemesini söylüyordu.

Sis, giderek yoğunlaştı. Görüş mesafesi birkaç adıma düştü. Ve sonra, zamanın ötesinden bir ses duydu. Uzaktan gelen, ama giderek yaklaşan bir ses. Tekerleklerin raylar üzerindeki ritmik tıkırtısı. Tı‑kı‑tak, Tı‑kı‑tak, Tı‑kı‑tak…

Ses, giderek ona doğru yaklaştı. Ama trenin kendisi görünmüyordu. Sadece sisin içinde, tekerleklerin sesi ve ara sıra duyulan, amiyane tabirle makinist tarafından can çekiştirilen buharın püskürtme sesi. Ve sonra, köprünün hemen önünde, ses aniden bıçak gibi kesilmek suretiyle durdu.

Raylardaki Tekerlek Sesi

Selim Bey, nefesini tuttu. Sis, bir an için bir perde gibi aralandı. Ve orada, köprünün başında, eski ve siyah renkli bir tren duruyordu. Eski tip lokomotif, buharlı ve küçüktü. Dar hat için yapılmış bir dekovil lokomotifiydi. Ahşap vagonları eski ve yıpranmıştı. Ama pencerelerinde, muhtemelen ölülerin yaktığı bir ışık yanıyordu.

Vagonun kapısı, bir çığlık gibi gıcırdayarak açıldı. İçeriden, rayların üzerine, sarı ve hastalıklı bir ışık döküldü. Ve kapıda, bir siluet belirdi. Sonra bir tane daha. Ve bir tane daha. Tamı tamına on beş siluet.

Selim Bey, onları tanıdı. Fotoğraflardaki donuk ve kederli yüzlerdi bunlar. Fatma Hemşire, elinde eski bir hemşire çantası. Zeynep Hanım, kucağında bebek (bebek hâlâ büyümemiş). Kara İsmail, elinde lokomotif anahtarı. Doktor Rıfat Bey, tıbbi çantasıyla. İmam Mehmet Efendi, elinde Kuran. Ebe Emine Kadın, belinde bir kuşak. Kâtip Ahmet, elinde defteri. Ve diğerleri.

Hepsi, Selim Bey’e bakıyordu. Ama konuşmuyorlardı. Sadece bir hesap sorma sessizliğiyle bekliyorlardı.

Selim Bey, evvela boğazını temizledi. Sesi, sisin içinde boğuk bir yankı gibi dağıldı:
“Siz… Siz kimsiniz?”

Cevap yoktu. Sadece bakışlar. Derin, eski ve unutulmuş bakışlar.

Fatma Hemşire, bir adım öne çıktı. Elindeki çantayı bir emanet olarak Selim Bey’e uzattı. Selim Bey, çantayı aldı. İçi, kâğıt doluydu. Mektuplar. On beş mektup. Her biri, sararmış, katlanmış, bazıları kurumuş, bazıları ise kanlı mürekkep lekeleriyle kaplanmış. Ama hiçbiri gönderilmemiş.

Fatma Hemşire, başıyla mektupları işaret etti. Adeta ‘Oku.’ der gibiydi.

Mektuplar ve Sessiz Teşekkür

Selim Bey, ilk mektubu açtı. Fatma Hemşire’nin annesine yazdığı mektup:

“Sevgili Anacığım,

Beni merak etme. Ben buradayım. Fakat burası neresi, bilmiyorum. Burası hakkında bildiğim tek şey sanki kemiklerimi kesercesine çok soğuk olduğu. Umarım sizin orası güneşlidir. Cepheye gidiyorduk. Ama tren durdu. Neden durdu, bilmiyorum. Şimdi burada bekliyoruz. Bizi kimse görmüyor. Bizi kimse duymuyor. Ama ben sana yazıyorum. Belki bir gün, biri bu mektubu bulur ve sana ulaştırır. O zaman bil ki, ben seni hiç unutmadım. Ellerinden öperim anacığım. Fatma.”

İkinci mektup, Zeynep Hanım’ın kız kardeşine:

“Ablacığım,

Bebek iyi. Ama burada büyümüyor. Burada zaman duruyor. Belki de iyi ki duruyor. Büyüse, burasını anlayamazdı. Rıfat’ı bulamadım. O cephede. Belki de şehit oldu. Bilmiyorum. Ama ben buradayım. Bebekle birlikte. Bizi unutma ablam. Bizi unutturma. Zeynep.”

Üçüncü mektup, Kara İsmail’in ustasına:

“Ustam,

Son vardiyam dediler. Doğruymuş. Tren durdu. Lokomotif çalışmıyor artık. Ben de çalışmıyorum. Ama ellerim hâlâ anahtar tutuyor. Burada bekliyoruz. Neyi beklediğimizi bilmiyorum. Belki de unutulmayı bekliyoruz. Ustam, sen unutma bizi. Sen unutma ki, biz de unutulmayalım. Kara İsmail.”

Selim Bey, mektupları teker teker okudu. Her biri, bir vedaydı. Her biri, bir yakarıştı. Unutulmama yakarışı.

Son mektubu okuduğunda, şafak adeta göğün göğsünde açılan bir yara gibi sökmeye başlamıştı. Doğuda, Karadeniz’in üzerinde, turuncu bir ışık belirdi. Tren, sisin içinde yavaş yavaş silinmeye başladı. Siluetler, birer birer vagona döndüler. En son Fatma Hemşire kaldı. Selim Bey’e baktı. Dudakları kıpırdadı. Ses çıkmadı. Ama Selim Bey, ne dediğini ruhuyla anladı: “Teşekkürler.”

Tren, yavaşça hareket etti. Bu kez, köprüden geçti. Kazasız ve belasız. Rayların üzerinde, sadece ölümün kokusu olan buharı kaldı. Ve köprünün üzerindeki sis dağıldığında, Selim Bey’in ayaklarının dibinde, on beş künye daha vardı. Ama bu kez, üzerlerinde isim yoktu. Sadece birer kelime vardı: “Teşekkürler.”

Selim Bey, künyeleri topladı. Cebindeki diğer on beş künyenin yanına koydu. Şimdi otuz künyesi vardı. Ve bu on beş künye, kimsesizler mezarlığının ilk taşları olmuştu. Bir emanet.


ALTINCI BÖLÜM: ON BEŞ KÜNYE’NİN BEYAZ MERMERİ

Ocak 1949, Kar Altında İki Taş

1949’un Ocak ayı, Samsun’a her şeyi örten o beyaz ölümü, karı getirmişti. Kalınca bir beyaz bir örtü misali, tüm şehri, mezarlıkları ve rayları kaplamıştı. Selim Bey, İstanbul’a dönmeden önce, son bir kez mezarlığa gitti. Recep Efendi onu kapıda adeta oranın kadim bir nöbetçisi gibi vakurla ayakta durmak suretiyle bekliyordu.

Mezarlığın içinde, 1932’den kalma siyah mermerin yanında, şimdi ikinci bir mermer yükseliyordu. Ama bu, beyaz mermerdi. Siyahın yanında, karın içinde, adeta bir umut ışığı gibi parlıyordu.

Beyaz mermerin üzerinde, on beş isim kazılıydı. Altında şu not vardı: “1915 yılında, Samsun‑Çarşamba hattında hayatını kaybeden ve kayıp sayılmayan sivil yolcularımızın aziz hatırasına. Onlar da unutulmadı.”

Recep Efendi, Selim Bey’in yanına geldi. Elinde iki mum vardı. Birini siyah mermerin önüne, diğerini beyaz mermerin önüne dikti. Kibriti çaktı. Mumlar, karın içinde titreşen iki küçük can çekişen alev oldu.

“Tamamlandı,” dedi Recep Efendi. “Dedemin emaneti… Tamamlandı. Şimdi sıra sende.”

Emanetin Devri

Selim Bey, mumların titrek ışığında, iki mermere tekrar baktı. Biri siyah, biri beyaz. Biri kırk yedi altın harf, diğeri on beş siyah harf. Biri askerlerin, diğeri sivillerin. Biri kayıp sayılanların, diğeri kayıp sayılmayanların. Ama ikisi de aynı şeyi söylüyordu: Unutulmadınız.

“Ben İstanbul’a döneceğim,” dedi Selim Bey. “Burada değil, orada yaşayacağım. Peki, bu durumda, bu emaneti nasıl taşıyacağım?”

Recep Efendi, elini Selim Bey’in omzuna ağır bir mühür gibi koydu. “Emanet, mekâna bağlı değildir. Emanet, ruha bağlıdır. Nerede olursan ol, onları hatırla. Yeter.”

Selim Bey, başını salladı. “Her yıl, 15 Kasım’da, buraya geleceğim. Siyah mermerin ve beyaz mermerin başında bir mum yakacağım. Kırk yedi isim ve on beş isim için dua edeceğim.”

“Ve sonra?” diye sordu Recep Efendi.

“Ve sonra… Torunuma anlatacağım. O da torununa anlatacak. Emanet, kandan kana, ruhtan ruha devredilecek.”

Bu cevabı duyan Recep Efendi memnuniyetle gülümsedikten sonra “O zaman, emanet emin ellerde.” dedi.

Torunun Torununa

Her sene kış mevsiminde kar, iki mermerin üzerine yağmaya devam etti. Her kar yağdığında, ilginç ve ürpertici bir şey oluyordu. Kar taneleri, siyah mermerin üzerinde erimiyor, beyaz mermerin üzerinde ise hemen kayboluyordu. Sanki siyah mermer, karı üzerinde tutarak, görünmeyenleri görünür kılmak istiyordu.

Selim Bey, mezarlıktan ayrılırken, son kez geriye dönüp baktı. İki mermer, karın altında, yan yana duruyordu. Ve uzaktan, bir tren düdüğü duyuldu. Ama bu kez, düdük ne acıydı ne de melun. Sadece… Korkunç derecede huzurluydu.


SONSÖZ YERİNE: BİR KAPI ARALANIR

Aradan yıllar geçti. Selim Bey, saçları ağarana, beli bu emanetin yüküyle bükülene kadar, her 15 Kasım’da Samsun’a geldi. İki mermerin başında mum yaktı ve dua etti. Sonra bir gün, artık gelemeyecek kadar yaşlandığında, torununu karşısına aldı ve başından geçenleri ona bir bir anlattı. Kırk yedi askeri, on beş sivil yolcuyu, Cafer Usta’yı, Recep Efendi’yi, siyah mermeri, beyaz mermeri, künyeleri, fotoğrafları, mektupları… Hepsini anlattı.

Torunu ise her anlatışında, hiçbir zaman sıkılmadan, sabırla ve sebatla dedesini pür dikkat dinledi. Ve o da, her 15 Kasım’da Samsun’a gitmeye başladı.

Ama bir gece, sisli bir gece, Selim Bey’in torunu mezarlıkta beklerken, uzaktan bir düdük duyuldu. Bu kez, düdük acı değil, hafifçe melun bir tondaydı. Ve düdüğün ardından, bir gölge belirdi. Tek bir gölge. Ne asker, ne sivil. Bu gölge, başka bir şeydi.

Gölge, Selim Bey’in torununa doğru sessizce yaklaştı. Elinde, bir mektup tutuyordu. Çürümüş yaprakların fısıltısını andıran sesiyle:

“Senin deden, on beş kişiyi hatırladı. Onlara taş dikti. Ama bilmiyordu ki, onlar sadece on beş değil. Onlar… Daha fazla. Çok daha fazla.” dedi, gölge.

Akabinde elindeki mektubu toruna uzattı. Torun, mektubu aldı ve açtı. İçinde, tek bir cümle yazıyordu:

“Biz görünmeyenleriz. Ve görünmeyenler, her zaman daha fazladır. Bizi de bul. Bizi de hatırla. Bizi de taşlaştır.”

Torun, başını kaldırdığında, gölge kaybolmuştu. Sadece sis vardı. Ve uzaktan gelen ve giderek yaklaşan bir tren düdüğü.

Kara Tren, hâlâ geliyordu.

Ve bu kez, taşıdığı emanet, bir kıyamet misali çok daha ağırdı.


TEFRİKA‑II’NİN SONUÜçüncü tefrikada: Görünmeyenlerin peşinde yeni bir yolculuk. 1915’in unutulmuş diğer yüzleri. Ve Kara Tren’in hiç bitmeyen seferi…

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: 1915Anadolu GotiğiCafer UstaDemiryolu EdebiyatıEmanetKara TrenKimsesizler MezarlığıOn Beş KünyeSamsun-Çarşamba HattıSelim BeySivil ŞehitlerTarihi KorkuTefrikatürk korku edebiyatıUnutulmuş Kayıplar
Previous Post

Baba Yarısı

Next Post

tuz saati

Seyit Berker Aydogan

Seyit Berker Aydogan

Birçok mecmuada çeşitli konu ve çeşitli türlerde eserlerim ile bir de kitabım yayınlanmış olmakla beraber yüksek mühendis uzmanlığımla tarihin, kültürün ve işlenmemiş insan hikâyelerinin gizli katmanlarını deşifre etmeyi hedefleyen disiplinlerarası bir araştırmacı ve yazarım.

Next Post
tuz saati

tuz saati

Comments 2

  1. Sedat says:
    2 ay ago

    Soluksuz okudum. Görünmeyenlere selamlar olsun. Kim bilir sokağımız da Parkta onlardan biriyle sürekli karşılaşıyoruz.

    Yanıtla
    • Seyit Berker Aydogan says:
      2 ay ago

      Belki de siz bu satırları okurken aslında o görünmeyenler de satır aralarında size eşlik etti. Muhtemelen onlar artık sizin de farkınızda. Selamınızın iletildiği kavliyle emanetinizin kabul edildiğini düşünüyorum. Bir sonraki peronda buluşana dek gözleriniz açık, gölgeniz bol olsun.

      Yanıtla

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • YARAMAZ
  • Yaramaz
  • Sinek / Mehmet Özkendirci
  • Binbir Halin Belirsiz / Alper Kağan Nokta
  • Bir Tanısın İstedim / Erdil Ünsal

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.