Yazabilmek farklı bir şeydir!
Dünya genelinde yazar kartvizitinden daha üstün bir kartvizit yoktur. Dünyanın en değerli kartvizitinin “Yazar” kartı olduğu da uluslararası kabul görmüştür. Yazar, ölümünden sonra yaşayabilendir. Bir nevi ölümsüzdür, öldükten sonra da yol göstermeye devam eder. Çünkü edebiyat yazıları tüm zamanlar için geçerlidir. Yazı, özellikle edebiyat alanına giren yazılar evrenseldir. Burada evrensel dediğim de şudur; bir öykü Dünya’nın bir yerinde yazılır, diğer bir ucunda okunur, okuyan kendi yaşamına göre yorum yapabilir. Çünkü sözler duygusal anlamda bir bağ kurabilir, bir duygu oluşturabilir, hatta bir mekânın hayalini bile yaratabilir. Bu zamanın ötesinde bir süreçtir. Öyle ki Dünya’nın ilk aşk şiiri MÖ. 2037 yılında yazılmış olup bugün hala o duyguların geçerliliği devam etmektedir.
Dünyanın en seçkin mesleğidir yazarlık. Her zaman gıpta ile bakılmıştır. Sanatın, sanatçının tam tanımına uyar. Çoğu zaman yanlışlıkla ve bilinmeden şarkıcılara, sadece şarkı söyleyenlere sanatçı dendiği olur. Oysa bu yanlıştır. Sanatçı; üretebilen, ürettiğini servis yapabilendir. Oysa şarkı söylemek ise sadece icra etmektir. Eğitimini aldıktan sonra genelde herkes şarkı, türkü söyleyebilir. Oysa yazarlık böyle değildir. En çok ölümsüzleşen, en çok saygı gören işi yazabilmektir.
Yazar nasıl yazabilir, yazabilmenin sırrı nedir?
Yazabilmek, bilginin peşinden koşmak ve bilgili olmakla eş anlama gelir. Bilgi, insanın özgürlüğünü hissettiren duyguların en başında gelir. Farkındalık, bilgiyle gelen bir süreçtir. Hepimiz düşünebildiğimiz kadar algılarız bu yaşamı. Bilmediğimiz her şey bizim için yok anlamındadır. Bu anlamda yazar, farkındalığı en çok gelişmiş insanların başında gelir.
Yazının önemi nedir?
İnsanlık tarihi yazı ile gelişmiştir. Yazı eskimez; zamanı geçmez, herhangi bir eşya gibi atılıp çöp olmaz. Bütün kutsal kitaplarda yazı kutsaldır. Yazıya, yazarına, okumaya, eğitimine önem vermeyen birey ya da devlet gelişemez. Yazı; gelişmenin, değişmenin ilk adımıdır…
Yazmanın kolay olduğunu söylerler…
İnsanlar yazı yazmanın kolay olduğunu düşünürler. Hatta ilk gençlik dönemlerinde şiir yazdıklarını ve isteselerdi bu işi daha da ileriye götürebileceklerini söyledikleri de çok olur. Bir yerlerden akıllarında kalan dizeleri yazıp kendi şiirleri olduğunu söylerler ve buna kendileri bile inanırlar. Daha da ileri gidip; yazabilmek için bir manzaranın karşısında olmayı, doğanın içinde bulunmayı, yalnız kalmayı, hafta sonu tatillerinde farklı yerlerde bulunabilmeyi yazı yazmaya vesile olduğunu söylerler. Yazmak için gerekli malzemelerin buralardan toplandığını, yazarların bunlara zaman buldukları için ilham aldıklarını söyleyip, eğer kendisinin de bu imkânı olmuş olsaydı, bir sürü kitaplar yazabileceklerini söylerler. Oysa tüm bunlar yanlıştır. Böyle bir şey asla olmamıştır. Hiçbir doğa, hiçbir manzara, hiçbir ev ya da hafta sonu insana yazı yazdıramaz.
İsterse Dünya’nın en güzel kadını olsun; fiziğiyle, gözüyle, kaşıyla, yüzündeki gamzesiyle, mini eteğiyle, düzgün bacaklarıyla, dolgun göğüsleriyle yazı yazdıramaz.
İsterse yeryüzünün en yakışıklı adamı olsun; pahalı kravatı, saçıyla, başıyla kıyafetleriyle kimseye yazı yazdıramaz.
Aşk da yazdıramaz!
Mutluluk da yazdıramaz!
Mutsuzluk da!
Hüzünler de acılar da, ayrılıklar da yazdıramaz.
Yazabilmek, öncelikle bilgiyle olur.
Şairi, şair yapan da aşk filan da değildir, bilgidir.
Yazabilmek fiziksel bir güzelliğe bakarak değil, bilgiyle olur.
Ama şu doğrudur: güzellik ve estetik sadece ilham dediğimiz duyguyu harekete geçirebilir. Tüm yazarların bu anlamda beslendikleri bir yer vardır. Buradaki fark içindeki özlemi, gördüğü güzelliği kelimelere dökebilme yeteneğidir.
Tek başına fiziki güzellik, aşırı deli divane aşık olmak asla yeterli değildir.
Yeterli olmuş olsaydı ne olurdu?
Dünya’nın en güzel âşıkları, en güzel eşe sahip olanlar en büyük şair ve yazarı olurlardı. Ama böyle bir şey yoktur, olmamıştır.
Bilginin gücü nedir?
Bilginin gücü; yorum yapabilme yeteneği ile gördüğü güzelliği kelimelere dökebilme kabiliyetidir demek doğru tanım olacaktır.
Gördüğünü, hissettiğini dile getirebilmek, yazıya dökebilmek bilgiyle olacak bir iştir.
Yazarın ve yazının bu anlamda derinliğini de farklıdır.
Yazar, hiçbir zaman bireysel olarak kendini düşünmez, toplumun geneline hitap eder, olayları bireysel değil, objektif olarak ele alır.
Yani yazarın gönlü herkesi kapsayacak kadar geniştir.
Yazarın gönlü gökyüzüdür.
Yazar, gökyüzünün bir yıldızı değil, güneşin kendisidir.
Yazmak, bir doğum sürecine benzer. Bu süreç bir yükü taşımak gibidir. İçinde sürekli bir doluluk halinin var olmasıdır. Var olandan daha farklı bir şeyi söyleyebilmektir. Ve en çokta “mutsuz olmakla” ilgilidir, denirse abartı sayılmaz. Ve bilinmelidir ki mutluluğun anlatacak bir şeyi çoğu zaman olmaz. Yazarın iç dünyası acıyla, gözyaşıyla, hasretle doludur. Bir şeyleri daha iyi yapmak gayretiyle sürekli çalışır, gelişir ve olgunlaşır. Mutlu, mutsuz olmak ve üretebilmek ayrı şeylerdir. Kendi düşüncenden, kendi duygularından oluşan düşünce eylemini boş bir kâğıda dökmek her baba yiğidin harcı değildir.
Duran bir tekerleğin parmaklarının arasında düzenli bir aralık varken, hızla dönen tekerleğin parmakları görünmez olur ya; yazabilmek, hızlı dönen tekerleği algılayabilmekle aynı anlama gelir.
Yazar için yazmak, hayatın kendisi gibidir. Aşka benzer, tesadüf misalidir; karşılaşırsınız yakalarsınız, yaşarsınız ve zamanı geldiğinde biter dediğimiz ilham denen şeyi anlatır. İlham demek ise, daha önce bildiğini yazıya dökecek kadar yüreğinden taşma halidir.
Yazarlar için genelde ince ruhlu, duygusal, alıngan, kırılgan insanlardır diye söylenir. Çok doğrudur. Yazarlar; en çok kırılgan, en çok alıngan ve yalnız insanlar olmuş olsalar da, en güçlü insanlardır aynı zamanda…
İnsanlar sadece yaşadıklarını anlatabilir ya da yazabilirler. Örneğin, bilimsel makaleler, deneysel sonuçlara yönelik yazılar böyledir.
Yazarlar ise yaşamadıklarını da yazabilenlerdir.
Normalde insanların gündelik hayatta kullandıkları kelime sayısı oldukça azdır ve hep aynı kelimeleri kullanırlar; “Nasılsın? Ne var? Ne yok? İyiyim” gibi milyarlarca insanın güncel yaşamın içinde her gün ezbere bilinen kelimelerdir bunlar.
Oysa bir kitabın bir sayfasına bakın; kaç cümle, kaç kelime var?
Yazabilmenin ilk şartlarından biri de insanın çok fazla kelime biliyor olmasından geçer.
Yazabilmek, herkesin gördüğü ve yaşadıklarını kâğıda dökebilmektir. Bu anlamda yazar demek, kelime sayısını en çok bilen demektir.
Bunun farkını nasıl anlarız?
Anlamak aslında çok kolaydır.
Bir insanın günlük yaşamında kullandığı kelime sayısına bir bakın. Üşenmeyin, kendinizi test edin; bir defter alıp, söylediğiniz, çevrenizden duyduğunuz sözleri tek tek yazın. Bir günde, bir haftada kaç kelime, kaç cümle kullanılmış bunu tespit edin. Sonra gün içinde kullanılan aynı sözcükleri tespit edin. Sonrasında ise bir kitap alıp sayfalarına bakın. Fark ne kadar?
İsterseniz yazmanın nasıl bir şey olduğunu görmek için sizde bir kâğıt kalem alıp yazmaya başlayın ve bir on sayfa yazın bakalım, neler yazabileceksiniz? Çok sevdiğiniz birisine; anne babanıza, kardeşinize, sevgilinize, eşinize bir mektup yazın. Sonra bu yazdığınız mektubu tüm tanıdıklarınız ve tanımadıklarınızla paylaşın. Yazdığınız bu mektubu sadece yazdığınız kişinin mi okumasını istersiniz yoksa herkesin mi? Muhtemelen kime yazdıysanız sadece o kişinin okumasını isterseniz, hatta benim mektubumu neden başkası okusun diye de tepki verirsiniz…
İşte yazarın bir farkı da budur; yazdıklarını herkesin okumasını ister. Çok basit olarak yazarla, yazar olmayanın bir farkı bu dur. Okuduğunuz, gördüğünüz ya da tanıdığınız yazarları bir düşünün. O kitapları nasıl yazabilmiş, değil mi?
Yazarın yüreği sonsuz bir sevgi besleyip üretendir. En başta sanatçı düşüncesi, özgürlüğün, mutlu yaşamın temelinin eşitlik olduğuna inanır. Hiçbir zaman bireysel değil, toplumsal düşünebilen, toplum için isteyen, her şeyini paylaşabilen bir yüreğe sahiptir.
Yazarın yüreği, çekilen acıların, bitmeyen yoksulluğun, sonu gelmeyen özlemlerin, dökülen gözyaşların insanlığın değil, sadece kötü niyetli, bencil kişilerin bireysel ve yönetimsel kötülüklerinden geldiğine inanır. Bunun farkındalığını da ancak büyük devletlerin gerileme ve yıkılış süreçlerini bilirsek anlayabiliriz. Ayrıca Dünya haritasına bilinçle bakmak eğitimin, farkındalığın önemini çok iyi anlatır.
Herkes kendi odasını aydınlatacak kadar mum yakıp perdelerini kapatırken, yazar, perdelerini kapatmaz ışığıyla başka dünyaları aydınlatandır.
Yazarlar, diğerlerinin bilmediklerini bildikleri için yazabilirler.
Bilmek ise, bilmeyenlerden bir adım önde olmak anlamına gelir…
Ve bir adımlık önde olmak farkı ise yazarı yalnızlığa sürükleyebilir…
Ve yazarlar, kendi içlerinde yarattıkları dünyanın içinde yalnız yaşarlar. [Aşk Yazarı Mustafa E. Çifci®- 2024]


