Estetik olarak algılanan nesne, yaratıcı tarafından bir biçime büründürüldüğü zaman sanat yapıtına dönüşür. Elbette kavramsal yapıdaki çizgi dışı bazı yapıtlar bu tanımın dışında kalırlar zaman zaman. Yani ‘obje=sanat’ biçiminde bir ‘sergileme’/radikal sunum‘ de söz konusu olabilmekte elbette bu durumda.
“Kare/ The Square” adlı (Ruben Östlund/2017) felsefi sinemasal yapıtta, bir yandan “kare” kavramının eşitlikçi ve özgürlükçü (ve de gerçekçi) bir yapıyı tanımlaması iddiası dışında çarpıcı bir soru vardı: “Sanat mekânına (örneğin galeriye) giren her sıradan nesne sanat yapıtı olur mu?” Bu sorunun yanıtı, aslında sanat tarihini çok iyi incelemekle verilebilir ancak.
Burada tabii ki mekân kavramı devreye giriyor. Yapıt mekânda değer kazanmaz, sadece ‘anlam’ kazanır diyebiliriz belki. Ya da daha radikal yorumlar yapmak mümkün bu konuda. Mekânı düzenleme kaygısı aslında kurgusal bir devinimdir.
Sinema bunu çok iyi ve belirgin yapar. Yani kurguyu ‘yineleyerek düzenleme’ şansı vardır sinema çekiminde. Plastik sanatlar ise, land art’tan kavramsal sanata kadar mekânı uzaysal ya da gerçeksel bir biçimde sağlama şansına sahiptir. Klasik sanatta, izlenimcilikte, klasik ya da barok mekan düzenlemelerinde, kurgu/mekan ilişkisi çok belirgin biçimde ortaya konur. Bir dinsel ya da tarihsel yapıyı, fresklerle süslemek/ işlemek’te de mekan kullanımı ön plandadır. Bunun tersine, yarım metrekarelik bir yüzey resminde de kullanılan düzlem ‘mekândır’. Bunu çok ileriye götüren sanatçılar da var. Benoit Maire (doğumu:1978), galerinin tümünü bir düzenleme alanı olarak görür çoğu kez. Nesnelerin galeri içindeki ilişkisel yapısı ise bizi bütünlüğe götürür. Sinemadaki görsellik çoğu kez görkemlidir. Darren Aronofsky’nin “Black Swan”ında, “Kuğu Gölü Balesi”nin sergilenmesi serüveni anlatılır. Burada obje/nesne de estetiktir, görsel ve plastiktir. Başlı başına görsel anlatım söz konusu iken, kamera hareketleri ve vizöre yerleştirilen kompozisyonel/renksel biçimlemeler de fotoğraftan öte birer tablodur.
Şiirde de mekansal kurgu söz konusudur, romanda da. Tiyatro ve balenin mekandaki devinimidir, izleyiciyi büyüleyen şey. Elbette kurmaca dünyayı yaratmak, bir yönetmen, bir palet ustası, bir alan düzenlemecisi için bir zeka gösterisidir. İç çatışmaları ve olağanüstü çabası sonucunda, bazen mucize gerçekleşir ve de karabasan biter yaratıcı için.
Resim sanatının yüzeydeki alanı kullanması iki tarz bir ülkü gerçekleştirir. Bunlardan biri yüzeyde derinlik yaratmak diğeri ise yüzeyi iki boyutlu, yani derinliksiz kurgulamak. Cezanne kübizme ebeveynlik yaparken, mekansal derinliği oluşturmakla yetinmeyecek, iki boyutlu yüzeyde yepyeni bir boyut arayışına girecektir. Picasso’da da, Braque‘da da -daha sonrada var olan- şey budur. Oysa Mondrian da Modigliani de hacmi sevmezler, onların reel mekanı tuval, düşsel mekanı ise tin ve evrendir.
Bizdeki Mustafa Ayaz’ın alan kullanımı da yüzeyde gerçekleşir. Ancak Ayaz‘ın derinlik arayışı renk planları biçiminde oluşur ve bu şekilde mekân içinde mekân yaratılır. Bu ise çok sesli bir kurguyu tanımlar. Hikmet Onat’taki renklerle yaratılan gizli derinlik zaten bütün izlenimcilerin denediği şeydir.
“Kare“ye döndüğümüzde, insanın başkalarına karşı sorumluluğu, ve de toplumdaki güven duygusundaki tereddüt ve tahribatın sorgulanması bizi kavramsal ve ötesi bakış tarzına yöneltecektir. Yani toplumsal sorun ve sanat arasındaki çelişkiyi, ilişkiyi ve uzlaşmayı yorumlamak çabası. Ve de bunun üzerine sorular sormak. Estetik mekâna giren sıradan nesne sanat yapıtı sayılabilir mi? Tam da Duchamp‘a sorulacak bir soru. Belki Andy Warhol’a da…
Böyle bir estetik/ felsefi kaygı da, son yılların genel sanatlara en yoğun biçimde dayandırıldığı “Manifesto” filmi. Pek çok sanat akımının yaşanan gerçekle ilintisini sorgulayan yapıt, özellikle toplumsal sistemlerin, demokratik olduğu sanılan yönetim biçimlerinin içinde yaşayan insanların bilinç tıkanmasına da değiniyor gibi. İtiraz-sanat.. Sanat-itiraz..Ama hiçbir yere varmayan yol. Belki kavramsal dilin tepki noktasını savunuyor gibi. “İtiraz ettiğimiz bir yaşama”, sanatımız da dahil olmak üzere, “uyum yapıyoruz” gerçekliğini bir düzine sanat akımının içinde sorgulayan bir zekâ söz konusu burada.
Manifesto serttir, sarsıcıdır, ancak bu film kendine çok fazla soru soruyor: bu sorulardan en anlamlısı, itirazlarımızın tarzının, içeriğinin ve yapısının da ‘sistem tarafından belirlendiği’ şekilde. Böylece bir manifestolar da salt siteme ve özeleştiriye dönüşüyor ve de sanat bu anlam kasırgası ve karmaşasında kendi işlevini sorguluyor. Cate Blanchett rolden role giriyor bu filmde ve belki de çaresizliğe giden yolu tanımlıyor. Burada ise kurgulanmamış bir doğaçlama söz konusu.
Geçmişe bakarsak, belki izlenimcilik ilk atağındaki karşı duruşunu yıllarla felsefi bakışa devrediyor ve kendisinden sonra gelecek akımlara ebeveynlik yapıyor.
Sinemadan örnekliyoruz yine; ama ulaşmak istediğimiz kurgu, plastik nesnenin her sanat alanında yer bulması gerektiğini öne sürüyor ve bunu kanıtlıyor.
“Last Year at Marienbad”daki görsel yapı, Alain Resnais’yi bir arazi düzenlemesine zorlayan felsefenin arkasında sağlam bir şekilde duruyor. Bu filmin üzerinde durma nedenimiz, filmdeki derinlikli ‘zor-felsefe’ dışında, sinemasal karelerde gözlemlediğimiz plastik yapı. Öyle ki, bir geniş alanda var olan mekân düzenlemesi bizi land art benzeri çalışmaların doğasal bir satranç tahtası gibi görünen anlamlı algılamalarına götürür. Görüyoruz ki, sanattaki kurgu kaygısı hemen ve daima bir mekâna ihtiyaç duyar. Bunu başarılı olarak gerçekleştirmek de gerçek bir estetik kaygıyı ortaya koymakla ilgili bir şey.
Sözü edilen mekân, bir sanat yapıtında çoğu kez reel olarak vardır. Bazen de uzay geometrinin sınırlarını zorlayan ‘hayali kurgu/hayali mekân’ söz konusu olur ki, asıl bu olay yüzyılın sanatını tanımlamakta bize keyifli olanaklar/ipuçları sunar. Felsefi sanatı cazip yapan şey de bu sanırım.



