‘Pazar günlerinde ne var biliyor musun? Alışılmış bir hayatın süregelen günlerine isyan! Düzenin karışıklığı gibi. Sanki bir bilinmezlik bir başıboşluk veriyor hayata birden. Aniden bir şeylerin olabileceği hissi. Sürpriz de sevmiyorum belki biraz da ondan. Tuhaf bir sessizliği var. Her yer kapalı aynı zamanda her yer kalabalık. Bir şeylerin birikmişliği… Neyse işte, düzen bozan şeyleri sevmediğimden Pazar’a yükleniyorum belki de’ dedi Lale, mutfakta yemek yapmakla uğraşırken. Soner, elindeki gazete sayfasından gözlerini çekip ona doğru baktı. Yemek masası üzerinde kahvaltılıklar dağınık bir şekilde duruyordu hâlâ. Öğleni geçmişti. Soner saatlerdir o masada bazen gazete okuyor, bazen telefonuyla ilgileniyordu. Hiçbir şey söylemedi, gözlerini yeniden gazeteye çevirdi. Lale, sabah kahvaltıyı hazırlamış, kirli çamaşırları makineye doldurup çalıştırmış, uyanan bebeğini doyurup yeniden uyutmuştu. Bebeğin bir gün öncesinde yıkanan çamaşırlarını bile ütülemişti. Şimdi sıra günün geri kalanı için yemek hazırlamaktaydı. Pazar günüydü. Soner, bütün hafta çalıştığı için evinde keyfince takılmayı hakkettiğini düşünüyordu. Biraz gazete okur, bir şeyler izler, öğleden sonra kestirir, arkadaşları ile görüşür, belki maça bile giderdi. Lale’nin aksine çok severdi pazar günlerini. Derin bir iç çekti Lale, ‘çocukluğumdan beri sevmem aslında’ dedi kısık bir sesle. ‘Neyi?’ diye sordu Soner, duymuştu ama hiçbir şey anlamamıştı. ‘Dedim ya, pazar günlerini!’ ‘Pazar günü sevilmez mi ya! Birincisi iş yok bütün saatler senin, ikincisi geç uyandığım tek gün, ne güzel şey’ diyerek yeniden okuduğu sayfaya odaklandı. ‘Keşke bütün saatler benim de olsa’ dedi Lale, imalı çıkmıştı sesi. Kısa bir sessizlikten sonra; ‘öyle zaten, üstelik bütün günler senin, her gün evdesin ne yapıyorsun ki?’ dedi Soner. Bunları öylesine değil bir inanmışlıkla söylemişti. Sabah erkenden kalkıp iş için yollara düşen kendisiydi, üç kişilik hayatında bütün masrafları ödemek için kendinden vasıfsız insanların ağız kokusunu çeken de. Elindeki sebzeleri doğramayı bırakan Lale, ‘gerçekten böyle mi düşünüyorsun?’ diye sordu. Sesindeki şaşkınlık fark edilmeyecek gibi değildi. ‘Tabii ki’ dedi Soner. İtiraz etti Lale. ‘Geceleri kaç defa uyanıyorum senin haberin var mı, üstelik sen rahatsız olma diye nasıl çırpındığımın…’ ‘Bu yedi aylık bir durum hem geçici, yakında uykusu düzene girer merak etme’ dedi Soner. ‘Peki her gün hazır bulduğun yemekler, eksikler için yapılan alışveriş, evin her köşesinin temizliği, yıkanmış ütülenmiş çamaşırların…’ ‘Sen bunlara iş mi diyorsun Lale, en azından canın istediğinde yaparsın, istediğinde mola verirsin, patron sensin!’ Küçümsüyordu Soner, sesinde sezmişti bunu Lale. ‘Mesela ben senin yaptığın gibi haftanın bir günü bile bugün geç kalkayım, kendimle ilgileneyim, arkadaşlarımı göreyim diyemiyorum ama sen yine de yaptığım onca şeyi görmezden geliyorsun.’ ‘Yani Lale, bir pazar günü şurada keyifle kahvaltı yaptırmadın ya pes!’ Çıkmıştı mutfaktan Soner. Emeklerinin görünmediğine üzüldü Lale. Yaptıkları kocasının gözünde bu kadar değersizdi demek ki! Ev içindeki düzenin kusursuz olması için çırpınması, her şeye yetişmeye çalışması boşunaydı. Şimdiye kadar bunları yaparken hiç şikayet etmemişti oysa. İsteyerek yapıyordu ama bazen bir yorgunluk çöküyordu, fiziksel yorgunluk değildi bu, birkaç saat dinlenince o geçerdi. Ruhsal yorgunluktu, yalnızlığın yorgunluğu… Soner, bir şirkette yeterince mesai yapıyor diye geri kalan her şeyin sorumlusu gibi hissediyordu kendini. Zaman zaman omuzlarındaki yükün ağırlığını hissediyordu. Bu sabah da aklına geçmiş bir pazar günü gelmişti ve öylesine konuşmuştu. Soner’in gözünde hiçbir işe yaramadığını öğrenmek açıkçası onu sarsmıştı.
Lale, daha küçük bir çocukken eski bir mahallede oturuyorlardı. O zamanlar apartmanlar şehrin her yerinde yükselmemişti. Tek katlı evler, gece kondu yapılar, asfaltsız yollarıyla semtlerde bir başıboşluk havası vardı. Dört kardeşin en küçüğüydü Lale. İki odalı gece kondu evlerinde dört kardeş yer yatağında yan yana uyurlardı. Hafta sonu gelince annesinin bitmeyen telaşı başlardı. Okul yok, babasının işi yok, evde bir curcuna, bir dağınıklık. Yemeği erkenden yapıp diğer işlere geçmeyi planlayan annesinin yorgun ve sinirli halini yıllarca içinde taşıdı Lale. Ev ahalisinin bütün hafta biriken kirli çamaşırları için sular kaynatır sonra koca bir leğenin kenarına otururdu annesi. Her birini eline aldığı bir kalıp beyaz sabunla çitilerdi. Bazen su toplardı elleri. Bu iş saatler sürerdi. Arada babasının istekleri bitmezdi, çay yapılır, meyve götürülür, gazetesi alınırdı. Akşam pazarına çıkardı daha sonra annesi, ucuzdan almaya çalışırdı ihtiyaçları. Kocasının erzak için diye verdiği parayı bir ay yettirmek zorundaydı. Diğer çocuklar gibi değildi Lale, farkındaydı, yanlış bir şeyler vardı yaşanan bu hayatın içinde. Üzülürdü annesinin haline bazen. Bir de nefret ederdi pazar günlerinden. Hafta içi de bitmezdi ya iş! Okuldan gelince her şeyi hazır bulurlardı. Soba yanıyor, yemekler hazır, temizlik yapılmış, ütü bitmiş… Ezandan sonra evin babası da gelirdi. Yemekten sonra annesi hemen bulaşıklara girişir, babası kahvesini yudumlarken haber bülteni izler, çocuklar da ödev yapardı. Bu düzeni severdi Lale. Ama bu düzen için harcanan emeğin kimse farkında değildi. Kendisi de yalnızca hafta sonu görürdü. Ve ne yazık ki bir tek Lale görürdü…
Yemeği ocağa koydu, masayı topladı. Ağlayan bebeğinin sesini duyup yanına gitti. Yine ateşlenmişti bebek, diş çıkarıyordu. Kaç gündür sürekli bir mızmızlık. Kucağında sallayarak salona geldi bir süre sonra. Soner uyuya kalmıştı, sesi duyunca gözlerini araladı. ‘Lale, allah aşkına sustursana şunu.’ ‘Şu dediğin senin oğlun Soner, diş çıkarıyor çocuk, canı acıyor ağlamasın mı?’ ‘Ağlasın da çok bağırmasın’ diyerek uzandığı koltuktan toparlandı ‘neyse, ben biraz bizim çocukların yanına gideyim, birkaç saate gelirim’ dedi. Karşıdan bir yanıt gelmesini beklememişti bile. Bir ihtiyacın var mı diye merak bile etmemişti! Bebeğiyle birlikte oturup ağlayacaktı neredeyse Lale. Hayır! İlk kez olmuyordu bütün bunlar ama ilk kez bu kadar doluydu içi. Artık tahammülü yoktu. Evlilik böyle bir şey olmamalıydı. Yeterince zor olan hayatı, birbirine karşı kolaylaştırmadıktan sonra ne gerek vardı başka bir insanla aynı evde yaşamaya. İçindeki bu tükenmişlik hissi sevgisini de tüketecekti yakında, biliyordu. Kapıdan çıkarken seslendi Soner ‘yemek kaçta hazır olur?’ ‘Ah!’ diyerek kucağında çocukla mutfağa doğru koştu Lale…



