Bu gece ay o kadar berrak ve yakın ki elimle uzansam tutup alabilecekmişim gibi. Işığı vurmuş sulara ve ben bir rüyadayım sanki. Saatlerdir oturup kaldığım taş merdivenin alt basamaklarından birindeyim. Biraz aşağı insem ayaklarım suların içinde kaybolacak. Susamış olduğumu fark edip çantamdaki şişemi kontrol ediyorum. Belki içinde birkaç yudumluk su vardır ancak. Çantamı omuzuma asıp uzun elbisemin eteklerini silkeliyorum ve biraz ürperiyorum bu sıcak yaz gecesinde. Suyun verdiği histen olacak. Hoş, gözlerimin önündeki görüntüler değişse de beynimde çalkanan su silüetleri var hâlâ.
Evlerin bin yıllık duvarlara dokuna dokuna yürüyorum sokaklarda. Vakit epey ilerlemiş olsa da benim gibi gececi insanlarla karşılaşıyorum. Yakın bir arkadaşımın “Baykuş kadınsın sen” dediği geliyor aklıma, gülümsüyorum. Severim gece vakitlerini, gece yolculuklarını ve gece keşiflerini. Şarkılar bile geceleri daha bir anlam yüklü. Bütün şehirler gündüz vakitlerinde kalabalıklar ardına gizliyor kendisini. Şehirler geceleri daha bir güzel geliyor. Sokaklardan süpürülüyor günden arta kalanlar. Yorgun ama meraklı yüzler geçiyor yanımdan bir bir. Bazı kuşlar da geceleri uçuyor gökyüzünde, bizim gibi. Biz de anılarımıza doğru uçuyoruz ya da hayallerimize, öyle değil mi?
Tarihi bir yapının içine gizlenmiş minik bir bakkal görüyorum. Cüssesine bakmadan nasıl da sırtlanmış insani ihtiyaçları. Su ve atıştırmalık bir şeyler alıp çantama dolduruyorum hepsini. Yok, bu kez sulara doğru gitmeyeceğim. Otele mi? Kesinlikle, henüz değil. Bu sefer ters yönde gidip sokaklarda kaybolacağım. Her kayboluşun bir keşif getirdiğini düşünerek.
Keşke şu an zamanı durdurabilsem; keşke şu an gördüğüm, anlamlandırabildiğim her şeyin anlamını kalbime kazıyabilsem. Keşke şu anı tekrar tekrar yaşamak için istediğim zaman ziyaret edebilsem. Keşke…
Gölgeler değişmiş saatler geçtikçe. Renkler ve hissettirdikleri çok başka. Su kanallarına açılan dar ara sokakların duvarlarında ışıklar oyun içindeler. Cam göbeğinin tonları da varmış meğer.
Minik bir köprüden geçip yeşil bir alana çıkıyorum. Etrafında tarihi evlerin olduğu küçücük bir yer burası. İki banktan birine oturup kana kana içiyorum suyumdan. Midemin gurultusunu aldıklarımla bastırıp gözlerimi kapatıyorum. Tam o sırada yanımdaki banka oturuyor birisi, nasıl biri olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum gözlerimi açmadan önce. Bir erkek mi? Belki de gecenin sabaha az kalan vakitlerinde benim gibi kaybolmak isteyen bir kadındır. Acaba benimle aynı yaşlarda mıdır? Belki de çok gençtir, hayatının baharında. Artık açıyorum gözlerimi. Bir bardak kahve uzatıyor bana. Aynısından kendine de almış. Evet, bir erkek. Yaşı benden epey büyük gibi duruyor. Ne önemi var. Hiç konuşmadan kahvelerimizi içiyoruz. Önümüzden geçen insanları, gölgeleri, suyun yansımalarını seyrediyoruz ay ışığı altında. Sonra biden ayağa kalkıp bir şey uzatıyor bana. Nasıl olur? Buraya oturmadan önce kaybettiğimi fark ettiğim fularım. Bağlı olduğu çantamın sapından özgürlüğe kavuştuğunu düşünüyordum onun. Adam, hiç anlamadığım dilde bir şeyler söylüyor ve fuları avucuma usulca bırakıp uzaklaşıyor.
(Şarkı: Francesco De Gregori – Sempre e Per Sempre)


