Kuzey ışıklarının bile donup can vermeyi reddettiği, yeşil ve kırmızı renkli titreşimlerini gökyüzünde asılı bıraktığı o karanlık ormanda, zaman öldü. Sadece yavaşlamadı. Adım attığımda ayaklarımın altında çatırdayan karın tınısı hariç, her şey öldü. İşte bu donmuş anın tam ortasında, korkunun sadece bir duygu değil, bir mekan olduğu o yerde, bu Solgun Atlı korku öyküsü başlıyor.
I. Zamanın Donduğu Yer
Nefes aldım. Hava, binlerce mikroskobik çivi gibi buz tutmuş akciğerlerimi deldi, içerde genleşti ve dondurdu. Ciğerlerim camlaşırken, o aptal ve inatçı organım olan kalbim hâlâ çarpıyordu. Her vuruşu, kaburgalarımın arasında bir mezar taşı gibi gömülü, derin ve yalnız bir ses çıkarıyordu.
Sonra o geldi.
Önce sessizlik değişti. Rüzgârın kesik kesik nefesi, tıpkı benimki gibi tutuldu. Sonra, ağaçların arasından… Yok, ağaçların içinden, gövdelerinin buz tutmuş liflerinin arasından süzülerek belirdi. İskelet atının ayakları yere basmıyordu. Zeminin üzerinde üç santim yükselmiş vaziyette cansız, fakat yine de hareket halindeydi. Atın kemikleri arasında, siyah bir perde gibi asılı duran et parçaları yoktu. Sadece parlak ve cilalanmış kemikler vardı. Onlar da kırık döküktü. Boynunda ve omurgasında çatlaklar. Sanki defalarca ölmüş, defalarca dirilmişti.
II. Boşluktan Gelen Bakış
Ama at değildi korkutan.
Sırtındaki o şey… Beyaz kefeni, ölülerin çamaşırı değildi. Yaşayanların son kıyafetiydi. Kumaş, rüzgârda kımıldamıyordu. Çünkü rüzgâr ölmüştü. O kımıldıyordu. Kefenin içinde, omuzlarının hizasında, bir şeyler kıpırdanıyordu. Soluk, ritmik ve düzenli. Nefes alıyor muydu? Olamazdı.
Göz çukurları… Evet, gözleri vardı, sadece göz topları yoktu. İçleri sonsuzluk kadar boştu. Ama o boşlukta, evrenin unuttuğu ilk karanlık vardı. Ve o karanlık, beni gördü. Sadece bakmadı, içime işledi.
Bakışları, ruhumun üzerine bir buz tabakası gibi yayılıyor, düşüncelerimi donduruyor ve anılarımı buzulların altına gömüyordu. Geçmişim dondu. Geleceğim dondu. Sadece şu an kaldı. Ve bu an, acı verecek kadar uzundu.
Sağ elini kaldırdı. Yavaşça. Çok yavaşça. Her ekleminin çıkardığı ses, donmuş ağaçların dallarının çatırtısından farklıydı. Daha kuru. Daha ölü. Kılıç, cezaya doymamıştı. Doyumsuzdu. Çapraz duruşu, bir tehdit değil, bir hatırlatıştı. Bu son değil, sadece sıra sende. Kılıcın ucu, karların üzerine değdiğinde, buzun altında uyuyan binlerce el uyandı.
Toprak patladı. Donmuş topraktan, toprağın kendisinden daha soğuk, daha sert kemik eller fırladı. Parmak eklemleri buz tutmuş, tırnakları yer yer toprakta kalmış, yer yer gökyüzüne uzanıyordu. Ama beni çekmediler. Beni tutmadılar. Onlar… Selam duruyorlardı. Korkuyla değil. O korkunun ötesinde, o korkunun sahibi olan, kaçınılmaz bir hürmetle. Titrerken, çatırdarken, ona secde ediyorlardı. Ve ben, onların arasında, ayaklarım yerden kesilmiş, havada asılı kalmıştım. Yerçekimi bile ondan yana oy kullanmıştı.
III. Damarlarda Yankılanan Hüküm
Derken, sesi geldi.
Dudakları kımıldamadı. Çenesi sabitti. Ama ses, kanımda yankılandı. Damarlarımın içinde, oksijensiz kalan kanda, hücrelerimin arasında dolaşan bir zehir gibi: “Sen…”
Kalbim durdu. Ardından tekrar attı. Ama artık benim değildi.
“Sonuncusun.”
Her harfi, beynimde bir çatlak oluşturdu. Anılarımın üzerine kazındı. Unutamayacağım bir yara. Ama devam etti, sessizliğin içinde büyüyen bir tümör gibi: “Ama sadece bu an için.”
Bu an. Bu sonsuz, donmuş ve acı veren an. Yarın başka biri olacaktı. Dün başka biri vardı. Ve hepsi burada, bu ellerin arasında, bu kılıcın gölgesinde, bu bakışların içinde sonsuzluğa gömülmüştü. Sadece ben değil. Ben sadece sıradaydım. Ve sıra, asla bitmeyecekti.
Ciğerlerimde hava yoktu. Bunun yerine boşluk vardı. Boşluk ve o sesin yankısı. Bekliyordum. Solgun Atlı‘nın kafası, bir derece eğildi. Kefenin içindeki o kımıldama hızlandı. Gülümsüyor muydu? Ağlıyor muydu? Bilmiyordum. Bilmek de istemiyordum. Artık nefes almıyordum. Sadece bekliyordum. Sonsuza dek bekleyecektim. Ve o… o da bekliyordu. Doyumsuzca. Sabırla. Ebediyen.
İşte bu, “Solgun Atlı” korku öyküsünün sonuydu; ama sıranın biteceği yoktu.
Bu öyküyü beğendiyseniz, daha önce yayınladığım [Seksen Metre Derinlikteki On Üç Basamak] başlıklı öyküme de göz atabilirsiniz.
Mahşerin Dört Atlısı hakkında daha fazla bilgi için [Vikipedi] sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Kuzey Işıkları’nın (Aurora Borealis) oluşumu hakkında [NASA’nın açıklamasını] okuyabilirsiniz.


