Yas; anlatılmayan, sustukça derinliklerle büyüyen boşluktur.
Başta sadece yokluk sanılıyor; sonra anlıyorum ki yokluk değil bu yer değiştirmiş bir iz. Artık dışarıda değil, içimde yaşıyor. Nefes aldıkça genişleyen, sustukça derinleşen bir sızı…
Ölüm… en çok cevapsız bıraktıklarıyla yakıyor.
Giden nereye gitti?
Bir yerde mi hâlâ?
Yoksa sadece hatıraların içinde mi kalıyor?
Ölümün ötesine dair o sessiz soru…
Bir meraktan doğmuyor; içte açılan boşluğun kendi cevabını aramasından yükseliyor.
Evrende başka bir katman var mı?
Ruhlar, görünmeyen bir âlemde varlığını sürdürüyor mu?
Yoksa bütün izler, yalnızca hatıraların kırılgan yüzeyinde mi kalıyor?
Bilinmeyen, akılla değil… kalbin dayanma biçimiyle yoklanıyor.
Yas bazen öyle bir yere geliyor ki… taşınmıyor.
Omuzlarda değil çünkü… içte, tam ortada.
Ve orada büyüdükçe… taşınmaz bir suskunluğa gömülüyor.
Kardeş acısı…
Bunu anlatacak bir kelime yok.
Aynı çocukluk, aynı anılar, aynı sessizlikler… bir anda eksiliyor.
Sanki geçmişin bir parçası da onunla birlikte susuyor.
Tesellisi yok… çünkü yerine konabilecek hiçbir şey yok.
Bu bir eksilme değil, bir derinleşme…
Ama o derinlik bazen uçurum gibi…
Ruh…
yorulmuyor sadece…
tükeniyor.
Ve o tükenişte güçlü olmak istenmiyor.
İyileşmek de değil…
Sadece biraz daha az hissetmek…
biraz daha az yanmak…
Ama bu da olmuyor.
Zaman geçiyor deniyor…
Geçmiyor.
Sadece şekil değiştiriyor.
İlk başta içten koparan bir fırtına… sonra sessiz bir yağmur…
Ama hep yağıyor.
Bazen düşünüyorum…
Belki ölüm bir bitiş değildir.
Belki anlayamadığımız bir geçiştir.
Belki de gerçekten bir yerlerde…
görmediğimiz bir yerde… hâlâ vardır.
Belki de bağ…
yokluğun silinmediği bir izdir.
Bazı acılar taşınmaz…
içte büyür, içte kalır.
Ama buna rağmen…
bir şekilde devam ediliyor.
Eksik… ama devam.
Ve belki de en gerçek olan şey şu:
Gitmeyenler değil…
içimizde kalanlardır.


