“Bu Hayat Sana Ait Değil”
Yazar: Suat Altınok
İnsan bazen durup kendine şu soruyu sormalı:
Ben gerçekten ne yapıyorum?
Sabah uyanıyor, bir şeylerin peşinden koşuyor, akşam yorgun bir şekilde yatağa giriyor…
Ama neden?
Daha fazla kazanmak için mi?
Daha çok görünmek için mi?
Daha güçlü hissetmek için mi?
Peki ya bütün bunların sonunda ne olacak?
İnsan bu sorunun cevabını çoğu zaman bilmek istemez. Çünkü cevabı bilmek, bugüne kadar yaptığı pek çok şeyle yüzleşmek demektir. O yüzden kaçmayı seçer. Kendini oyalar. Günleri doldurur ama hayatı dolduramaz.
Oysa gerçek çok sade:
İnsan bu dünyaya kalmaya gelmedi.
Bu cümle kulağa sert gelir. Ama belki de insanın kendine söylemesi gereken en dürüst cümlelerden biridir. Çünkü bu gerçeği kabul etmeden yapılan her plan, kurulan her hayal, atılan her adım eksik kalır.
Düşünsene…
Senden önce kimler yaşadı?
Hangi hayatlar vardı?
Kimler kendini vazgeçilmez sandı?
Hepsi geçti.
Bir zamanlar çok önemli olan insanlar vardı. Adı herkes tarafından bilinen, sözü dinlenen, peşinden gidilen insanlar… Onlar da kendilerini merkeze koyuyordu. Ama şimdi çoğunun adı bile hatırlanmıyor.
Demek ki mesele görünmek değil.
Demek ki mesele kalıcı olmak da değil.
Çünkü insan kalıcı değil.
İşte asıl mesele burada başlıyor:
Geçici olduğunu bile bile, insan neden bu kadar kalıcıymış gibi yaşar?
Neden her şeyi biriktirmeye çalışır?
Neden sanki hiç bitmeyecekmiş gibi erteler?
Neden bugün yapabileceği şeyi yarına bırakır?
Belki de en büyük yanılgı şudur:
İnsan, zamanının olduğunu zanneder.
Oysa zaman, kimsenin değildir.
Ne seninle başladı, ne de seninle bitecek. Sen sadece arada, kısa bir süreliğine buradasın. Bir misafir gibi… ama misafir olduğunu unutmuş bir misafir gibi.
Ve bu unutkanlık, insanı savurur.
İnsan kendini unutunca, neyin önemli olduğunu da unutur. Önemsiz şeyleri büyütür, önemli olanları erteler. Hayatını doldurması gereken şeyleri boş bırakır, boş şeylerle doldurur.
Sonra bir bakar…
Zaman geçmiş.
Ama içi dolmamış.
İşte bu noktada insanın kendine yaptığı en büyük haksızlık ortaya çıkar:
Yaşadığını zannedip aslında yaşamamış olmak.
Çünkü yaşamak sadece nefes almak değildir. Sadece gün geçirmek değildir. Sadece bir şeylere sahip olmak hiç değildir.
Yaşamak, farkında olarak yaşamaktır.
Ne yaptığını bilerek…
Neden yaptığını anlayarak…
Ve en önemlisi, kendin olarak.
Ama insanın en çok kaçtığı şey de budur:
Kendisi olmak.
Çünkü kendisi olmak risklidir. Kolay değildir. Cesaret ister. İnsan, başkalarının çizdiği yolda yürüdüğünde kendini güvende hisseder. Çünkü sorumluluk ona ait değildir.
Ama kendi yolunu seçtiğinde…
İşte o zaman gerçekten yaşamaya başlar.
Ve bu, herkese ağır gelir.
O yüzden çoğu insan, başkalarının hayatını yaşamayı tercih eder. Daha güvenli olduğu için… daha az sorgulandığı için… daha az riskli olduğu için.
Ama bunun bir bedeli vardır:
Kendini kaybetmek.
Ve insan kendini kaybettiğinde, aslında her şeyini kaybetmiş olur.
İşte bu yüzden şu soruyu sormak zorundayız:
Ben gerçekten bana verilen bu süreyi doğru kullanıyor muyum?
Çünkü bu süre sınırlı.
İnsan bunu kabul etmek istemez ama gerçek budur. Sınırlı bir zamanın içinde yaşıyoruz. Ve bu sınırlı zamanı, sınırsız zannederek harcıyoruz.
Erteleyerek.
Oyalayarak.
Gereksiz şeylerin peşinden giderek.
Oysa insanın yapması gereken çok daha net:
Kendine verilen şeyi ortaya koymak.
Çünkü insan boşuna var olmaz.
Her insanın içinde bir şey vardır. Bir yetenek, bir bakış, bir anlatım, bir üretme biçimi… Ama çoğu insan bunu görmez, görse bile ciddiye almaz.
Küçümser.
“Benim yaptığım ne ki?” der.
Ama mesele büyük işler yapmak değildir.
Mesele, sahip olduğun şeyi saklamamaktır.
Bir insanın sesi güzelse ve o sesi kullanmıyorsa…
Sadece kendine değil, duyulması gereken bir şeye de haksızlık yapıyordur.
Bir insanın anlatacak sözü varsa ama susuyorsa…
Sadece kendini değil, bir gerçeği de susturuyordur.
Bir insanın yazacak cümleleri varsa ama erteleyip duruyorsa…
Sadece kendi hayatını değil, o cümlelerin ulaşacağı insanları da kaybediyordur.
Çünkü insan, sadece kendisi için var olmaz.
İnsan, dünyaya dokunmak için vardır.
Ama bu dokunuş, büyük olmak zorunda değil. Gürültülü olmak zorunda değil. Herkes tarafından bilinmek zorunda hiç değil.
Bazen bir cümle…
Bazen bir davranış…
Bazen sadece doğru bir duruş…
Yeter.
Ama burada başka bir gerçek daha var:
İnsan sadece yapmadıklarıyla değil, yanlış şeylere verdiği hayatıyla da kaybeder.
Çünkü bazen mesele boşluk değildir.
Bazen mesele, yanlış şeylerle dolu olmaktır.
Saatlerini tüketen ama hiçbir şey kazandırmayan uğraşlar…
Seni büyütmeyen, aksine küçülten hedefler…
Sana ait olmayan ama sana aitmiş gibi taşıdığın hayaller…
İnsan bazen yanlış hayatı doğruymuş gibi yaşar.
Ve bunu fark etmesi yıllar alır.
İşte bu yüzden durmak önemlidir.
Durup bakmak.
Durup sorgulamak.
Durup gerçekten neyin değerli olduğunu görmek.
Çünkü hayat hızlı akar ama anlam, yavaş ortaya çıkar.
Ve eğer insan yavaşlamazsa…
Hiçbir şeyi gerçekten göremez.
Belki de en büyük eksiklik, insanın kendine zaman ayırmamasıdır.
Herkese yetişmeye çalışır…
Her şeyi yapmaya çalışır…
Ama kendine gelmez.
Kendine gelmeyen bir insan ise, nereye gittiğini asla bilemez.
İşte bu yüzden mesele sadece yaşamak değil.
Mesele, uyanık yaşamaktır.
Farkında olarak…
Seçerek…
Sorumluluğunu alarak…
Çünkü bu hayatın bir sonu var.
Ve o son, düşündüğünden daha yakın olabilir.
Bu bir korku değil.
Bu bir hatırlatma.
Çünkü insan, sonu olduğunu bildiği şeyi daha gerçek yaşar.
Daha az oyalanır.
Daha az kandırır kendini.
Daha az erteler.
Ve belki de ilk kez gerçekten yaşamaya başlar.
İşte o zaman şu soru değişir:
“Ben ne kazanacağım?” yerine
“Ben ne bırakacağım?” sorusu gelir.
Ve bu soru, insanı değiştirir.
Çünkü bırakılacak şey, para değildir.
Unvan değildir.
Görüntü değildir.
Bırakılacak şey, dokunduğun hayatlardır.
Söylediğin sözlerdir.
Yaptığın şeylerin izi, etkisidir.
İşte insanın gerçek hesabı budur.
Ve belki de mesele bu kadar basit:
Sana verilen bu kısa zamanı, gerçekten sana ait bir şekilde yaşamak.
Başkalarının hayatını değil.
Başkalarının beklentilerini değil.
Başkalarının doğrularını değil.
Kendininkini.
Çünkü bu hayat…
Ne kadar sahiplenmeye çalışırsan çalış, senin değil.
Ama nasıl yaşadığın…
İşte o tamamen sana ait.
Ve belki de geriye kalacak tek şey de bu olacak.



