Nazar
Sema Keskin
Al yazması başında oturdu leğenin başına, aklında bin bir anıyla poğaçasını yoğurup mayalanması için örttü ak örtüyü üzerine. Hamurlu elleriyle çeşmeyi açtı, akan suyla temizledi ellerini. İçi o kadar yanmıştı ki bir bardak su almak için dolap rafına uzandı, bardak elinden düştü. Sanki o anda içinden de bir şeyler kopuverdi. Gecenin karanlığında kırık camdan sokağa bakarken kendi yansımasını da gördü. Kırık kırıktı her bir uzvu. Tıpkı içi gibi…
Gitmek isteyip de gidemeyenlerin olduğu bir evde doğdu al yazmalı. Her daim onu koruyan anası bir de kendine faydası olmayan bir babası vardı. O eve girmeden kokusu ondan önce gelen, sesi daha mahallenin başından duyulan, attığı adımın bile konuştuğu babası. Onun varlığı ile sessiz olmayı öğrendi. Öyle ki kaşık çorbaya sessizce değdi, bardaklara su yavaşça döküldü. Biliyor ki en ufak bir ses olursa sofraya o yumruk vurulacak, biliyor ki bardaklar her an hava da uçuşacak ve biliyor ki annesi yine nazar çıktı diyecek. Oysa her gün annenin dayak yediği, hor görüldüğü, aşağılandığı bir evde nazar neydi? Kimin gözü kalırdı ki bu mutsuzlukta? Onun nazarında tüm bu olanların tek bir açıklaması vardı, tüm bu yaşananlar cahillikti.
Mayalanan hamuru bezeler halinde bölüp içlerine peynir, zeytin, domates doldurdu ve tepsiye dizdi al yazmalı. Üzerlerine dua okudu, ölenlerin ardından da rahmet. Kara gözlüsü uyandı kuzucuklu uykusundan. O kadar dalmıştı ki yerdeki cam kırıklarını toplamadığını fark etti. Ve gözleri yine uzaklarda… Kendi kendine kıkırdayarak yerdekileri toplamaya koyuldu, nazardır nazar…



