Kibele Dergisi’nin eylül ayı dosya konusu “Tarihe Adını Yazdıran Aşklar” olunca, okuma listemde olan “Ferhad ile Şirin”i Feridun Andaç’ın kaleminden okumak istedim.
X. asırda Firdevsi’nin “Şehnamesi”nde bu hikâyenin temelini oluşturan konular işlenmiş ve hikâye klasik mesnevilerde kalmamış, halk edebiyatına da geçmiş. Yüzyıllardır çok sevilen bu aşk hikâyesi, farklı coğrafyalarda, temaya sadık kalınarak farklı karakterlerle ve olayların seyri değiştirilerek roman, öykü olarak yorumlanmış ve sinemada işlenmiş. Feridun Andaç, “Geçmiş bütün zamanların derdini, kederini getirip yüreğinize işleyen ağıtsı ses”le şöyle sesleniyor okuyucusuna:
“Canın gözü, sözün özü sendir,
Dön yüzünü bak ayın değişmesine,
Canın seyri, bekleyişin közü sendir,
Tuştan canı candan gören göz sendedir.”
Ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum, diyorsunuz ki biz Ferhad ile Şirin’i biliyoruz zaten! Hani, şu âşıkların kavuşamama hali var ya. Hani, Şirin’i için dağları delen Ferhad’ın hikâyesi! Oysa yazarın daha yüce, daha büyük başka bir “meselesi” olmalı, çünkü şöyle diyor:
“Kuşkusuz tüm toplumlarda sözlü edebiyat geleneği, anlatının ‘ilk/’ana kaynak’ ve arketipi’dir.”
Feridun Andaç’ın Ferhad ile Şirin’i bir aşk hikâyesinden fazlasını vaat ediyordu.
Şirin güzelliğin, Ferhat da sabrın sembolü olarak halk arasında derin izler bırakmış. Şirin’e şunları söyler Ferhad:
“Güzelim Şirin imiş,
Görünce Şirin imiş,
Ben ana Şirin Didim,
Meğer candan Şirin imiş.”
Sözlü anlatı geleneğinden gelen Feridun Andaç, Ferhad ile Şirin’in hikâyesini henüz küçük bir çocukken halasından dinlemiş. Halası, hikâyenin onun doğduğu şehir olan Erzurum ile özdeşleştiğini ve Umudum’daki Kalor Kayası’ndan söz ederek, Ferhad’ın kayaları delip ovaya su getirdiğini anlatmış. Küçük yaşta bu efsaneden etkilenmiş olsa gerek ki gençlik yıllarında hikâyenin geçtiği söylenen kayalık yeri incelemiş ve açılan oyuntulara çıkmış. Hatta suyun kaynağını hafızasında canlandırabilmek için yukarı doğru bir süre yürümüş… Feridun Andaç, bir gezgin misali, iz süren bir yazar. Andaç’ın Ferhad ile Şirin’i, yazarın öz yaşamından hareketle kaleme aldığı bir hikâye.
İçindekiler bölümünü açınca şu başlıkla karşılaşıyorum: “Taşıyıcı Olanın İzinde” Beklemediğim bir açılış bu! Taşıyan ve taşınan ne? Yazarı, bu hikâyeyi yeniden kurgulamaya götüren her ne ise beni de bir yere götürecek mi? Bir “İz” sürebilecek miyim?
Romen rakamı içeren on yedi bölüm deneme tarzında yazılmış. Yazar, rakamların arasına halk masalından bölümler yerleştirmiş. Rakamlar atlanarak bu bölümler kendi içinde bir bütün olarak okunduğunda, halk masalının tamamı okunmuş oluyor. Yani, eseri iki farklı kitap olarak okumak mümkün. Bu bölümler yazarın özenle seçtiği sözcüklerden oluşuyor; “Zaman”, “Can”, “Göz” gibi. Bu özel sözcükler yazar/eser için önemli olmalı. Zamanı ele alalım; Proust’a göre zaman, bir madlen çikolatanın tadında geçmişten bugüne akan anlar. Feridun Andaç için, tarçınlı bir kekin kokusu; öyle söylemişti İyelik Vakfı’nın düzenlediği bir atölye çalışmasında. Benim içinse, hanımeli çiçeğinin kokusu.
Londra’da yaşarken babam, evimizin girişine Türkiye’den getirdiği bir hanımeli çiçeği dikmişti. İngilizlerin bilmediği bir bitkiydi… Sokak kapımızın önünden geçtikten sonra geri dönüp bahçemize doğru eğilip çiçeğimizi koklayanlar çok olurdu… Elimde kitap, Ferhad ile Şirin’le ilk buluşmamda yaşadığım belirsizlik duygusunu ve yalnızlığımı hanımeli kokusuyla sarınıp sarmalanınca aşıp geçtim. Yazar, benim, bana yolculuğumda yol arkadaşım olmuştu… Hiç aklımda yokken geçmişime çekilmiştim. Feridun Andaç bana bir köprü kurdurmuş ve o köprüden geçerken yoluma ışık olmuştu. Beni, bana veren bu eser gönül kapılarımı açmıştı… Ferhat’la Şirin’i mi okuyordum, varoluşu mu düşünüyordum; bilmiyordum. Bir zaman yolcusu olup kendimi okuma’ya başlıyordum… Cumhuriyet Kitap’ta çıkan bir yazısını anımsadım:
“Edebiyat her seferinde bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatmak için var.” diyordu. Benim için tam da böyle oluyordu.
“İçindekiler” bölümünde duruyorum uzun bir süre… Neden bu kelimeler seçilmiş? Kendi sihirli kelimelerimi düşünmeye başlıyorum. Yazarla örtüşen ortak kelimelerim var mı?
Ben bu anahtar sözcüklere “kod” diyeceğim! Bir okur olarak metni anladığım gibi yorumlamakta özgürüm ya! Hatta aşırı yorum yapacağım ve “Bu kodlar birer şifre vazifesi görüyorlar,” diyeceğim! Mesela, size, “Göz” için üç farklı anlam sayabilirim; Ra, görüş ve biliş. Benim aklıma gelenler bunlar ama başka anlamları da vardır kuşkusuz. Bana kapılar açtıran bu sözcüklerin çok özel bir fonksiyonu oldu: Düşünerek, irdeleyerek ve kadim metinlerle bağlantılar kurarak çeşitli anlamlar yüklediğim bu sözcükler, bilincimde zihin açıcı bir aktivasyona neden oldu ve ben algılarımın açıldığını ve genişlediğimi hissettim. İşte size her okuyanın “Öz”ce yorumlayabileceği “Can”lı bir metin! Elimdeki kitap, doğal seslerin sihirli kelimelerle tertiplenip “Söz”e dönüştükten sonra, “Öz” diye ifade edebileceğim kaynağa ulaşıp sessizliğin seslenişiyle birlikte oradan yaşama yağan bir yağış. Evet, “Söz” dedim. Ses ve söz farklı zira. Andaç, “Söz” için şöyle diyor:
“Can bağının çadırıdır söz. Bağlayan ve ayıran, kavuşturan ve güldürendir. Yedi sırrın kapısına oradan girilir. Mevsimlerin dili oradan biçimlenir, varoluşun sırrı oradadır.”
Düşündürmesi ve başka metinlerle bağlantılı olması sebebiyle Andaç’ın Ferhad ile Şirin’i, “Göz açtıran” bir eser olma özelliğine sahip. Okuyucusuna “Al bilgi bu. Oku, öğren!” değil de “İşte anahtarlar bunlar. Hadi kendini keşfet!” mesajı veriyor. Zamansızlıkta, okuyucuya bir kaynak gösteren ve onu çalıştıran evrensel bir metin. Böylece okuyucu metni kendi zamanında öz bilinciyle yorumluyor.
Alegorik bir metin olan “Ferhad ile Şirin”, divan edebiyatından esinlenmelerle süslenmiş. Kültürel mirası gelecek nesillere taşıma ilkesiyle bu eseri kaleme alan Andaç, hikâyenin özüne yeni bir dil ekleyerek kendi özgün metnini oluşturmuş. Söze ahenk katarak oluşturduğu tınıyla gönüllere hitap eden hikâyenin dili yalın ve halik. Ben bu eseri şöyle tanımlayacağım: “Bir 21. Yüzyıl Türk Edebiyatı Mesnevisi ve Halk Hikâyesi.” Andaç, yazım sürecini şöyle ifade ediyor:
“Nefesim yettiğince bu aşkın kitabesine yeni bir kayıt düşeceğim; ki, Ferhad ile Şirin’in aşkını yad ederek o günlerin serabına verebileyim kendimi.”
Mehmene Banu, iki âşık arasında biten bir kara çalı. Ferhad’a dağdan su gelene kadar Şirin’i göremeyeceğini söylüyor… Hikâyenin sonuna doğru Ferhad’ın dağla dilleşmesi “demiri tavında dövmenin ilmi” ile anlatılıyor:
Ferhad alır külüngü eline, vurmaya başlar kayaların böğrüne böğrüne. Dağ, taş inler… İkiliği yıkmak için bir sağdan vurur, bir soldan. Öyle öfkelidir ki! Çıldırmıştır adeta. Ben-sen ikiliğine meydan okur gibi dağla dövüşür. Ona bu gücü veren hakk aşkıdır. O aşkı Şirin’de bulmuştur. Ancak, aşk yakıcıdır ya, Ferhad da yanmıştır. Yanıp küllerinden doğmuş, devleşmiş ve üzerinde yükselen dağa meydan okumaktadır. Külüngün sol, sağ darbeleriyle dağ, zangır zangır titrer. Oluşan titreşimler ovaya yayılır… Bitki ve hayvanlar oluşan bu titreşimlere karşılık verirler ve doğada sesler yükselir… Tüm yaşam külüngün sesiyle uyumlu olarak çın çın öter. Her şey, her şeyle dilleşmeye başladığında sanki dünya sallanıyordur… Sarsıntıların sonucunda toprak, Ferhad’ın ayağının altından kaymaya başlar. Nihayet ikilik aşıldığı an, bir tını duyulur evrenlerin sessizliğinde. İşte o mucizevî anda bitki, hayvan ve insanların birliği kurulur. Bu ahenkli ses, yaşama bir yenilik muştulayan ilahi bir sestir. Kalor Kayası ortadan ikiye yarılır, sırlar aşikâre olur. Kayalar yerle bir olurken, oluşan oyuktan su fışkırır. Kaynaktan çıkan su çağıl çağıl Arzen Şehri’ne doğru akmaya başlar… Ses, ateş, ışık ve suyla yeni bir yaşam kaydı toprağa inmiştir. Susuzluktan kurtulan halk mutlu bir döneme girerken kırk gün kırk gece bayram yapar. Çorak toprak Aden Bahçesi’ne dönüşür.
Ama âşıklar yoktur artık bu dünyada. Andaç’a dönelim yüzümüzü:
“Aşk, ne şifadır, ne de candan şerbet süzmedir. Tufan olduğu doğrudur.”
İkilik aşıldığında, Ferhad ve Şirin birbirlerinin aşkında eriyip bitki, hayvan ve insanların tekliğine karışmışlardır. Her şey bir şey, bir şey her şey olmuştur.
Bu kadim hikâyenin şimdiki zamanın ışığında yenilenmesi çok kıymetli, çünkü gelecek, geçmişin ışığıyla kuruluyor. Gelecek, geçmişte gizli… Andaç’ın kaleminde hayat bulan Ferhad ile Şirin, biz onu okuyup dillendirdikçe gönüllerde sonsuza dek yaşayacak, yaşatacak ve yaşanacak bir eser.
“Yeni’yi ancak geçmişle oluşan edebi bellekle kurabilirsiniz,” diyor Feridun Andaç.
*: Ferhad ile Şirin, Feridun Andaç, 2022, Eksik Parça Yayınları

