
Boş Kalan O Salıncak
Mahallenin en eski parkında bir salıncak vardı.
Boyası yıllar önce solmuş, oturduğu tahta güneşte çatlamıştı.
Zincirlerinden biri ise hafif paslıydı. Rüzgâr estiğinde sallanırdı, sanki bir hatırayı yoklarmış gibi.
Ancak o parkın asıl sahibi, her gün aynı saatte gelen küçük bir çocuktu.
Güneş tam binaların arasından çekilirken orada belirirdi.
Ayakkabıları hep tozlu olurdu. Tüm yolun tozunu üzerinde taşır gibi.
Konuşmazdı.
Koşmazdı.
Sıraya girmezdi; çünkü park zaten sessizdi.
Salıncağa oturduğunda ayakları yere tam değmezdi.
Yavaşça sallanırdı.
Ne çok yükseğe çıkar, ne de dururdu.
O salıncakla arasında kimsenin bilmediği bir anlaşma var gibiydi.
Bir Yokluğun Anatomisi
Ne yazık ki bi gün salıncak boş kaldı;
üzerine oturulmadığı için değil, sanki uzun zamandır beklediği ağırlığın bir daha geri gelmeyeceğini bilmiş gibiydi.
Tahta soğuktu, gün boyu güneşi görmesine rağmen ısınmamıştı.
Dahası zincirler hareketsizdi; rüzgâr estiği hâlde bile ses vermiyordu. Gıcırdamayı unutmuş gibiydiler.
Ertesi gün de kimse gelmedi.
Salıncak yine boştu, park yine sessizdi.
Günler geçti, haftalar birbirine karıştı; zaman yine aceleciydi. Bir yokluğu daha normalleştirmişti artık.
Kimse zincirin neden artık ses çıkarmadığını sormadı, kimse bu sessizliğin yeni olup olmadığını fark etmedi.
Hatta kimse “O çocuk nerede?” diye merak bile etmedi.
Çünkü bazı sorular sorulmadığında daha az can yakar sanılır.
İstatistiklerin Ötesindeki Gerçek
Park yerindeydi, ağaçlar yerindeydi, salıncak yerindeydi; her şey olması gerektiği gibi duruyordu.
Sadece çocuk yoktu.
Ve o eksiklik, hiçbir tabelada yazmıyordu.
Rüzgâr yine esti.
Bu kez salıncak kendi kendine sallandı.
Boşluğu taşıyormuş gibi.
Bir süre sonra yeni çocuklar geldi.
Gülerek koştular, sıraya girdiler.
Salıncağa bindiler.
Zincir yine gıcırdadı.
Ancak bu ses, artık başka türlü geliyordu.
Aslında burada eksik olan, adı söylenmeyen ve yokluğu fark edilmeyen bir şeydi.
Bazı haberler vardır; insan okumak istemez ama görmezden de gelemez.
Türkiye’de öldürülen çocukların haberleri de onlardan biri.
Her defasında aynı cümleyle başlıyoruz: “Bir çocuk daha…”
Maalesef bunlar sadece birer rakam gibi algılanıyor.
Oysa bu çocuklar bir istatistik değil.
Birinin evladıydılar, birinin kardeşi, birinin öğrencisi.
Onların basit hayalleri vardı; büyümek, üretmek, belki bir enstrüman çalmak, bir maça gitmek ya da sadece güvende olmak.
Adalet Sabır Değil Kararlılıktır
Asıl acı olan, bu ölümlerin önlenebilir olması.
Asıl yaralayan, adaletin çoğu zaman geç kalması ya da hiç gelmemesi.
Ne yazık ki failin değil, geride kalanların sabretmesinin beklendiği bir düzen var.
Buna karşın adalet sabırla değil, kararlılıkla işler.
Cezasızlık arttıkça cesaret artıyor.
Korunması gereken çocuklar korun(a)mıyor, ama suçlular çoğu zaman sistemin boşluklarında kayboluyor.
Suçlular belli. Eksik olan adalet. Ve adalet eksik kaldıkça, acı yerinde durmuyor. Ama cezaların eksikliği, öldürülen çocukların ardından kalanlara ikinci bir ceza gibi.
Bu yazı, unutmamak için.
Çünkü unutulan her çocuk, bir sonrakinin yolunu açıyor.
Çocukların ölmediği bir ülke istemek bir hayal değil. Bu, bir toplumun kendine koyduğu en düşük çıta olmalı. Eğer bunu bile “zor” buluyorsak, mesele çocuklarda değil, onları koruyamayan düzendedir.
Bir çocuğun hayatı gerçekten ne kadar değerli?
Bir önceki yazımı da buradan okuyabilirsiniz. → Sahneden İninceki Gerçeklik; Aslı’dan Seren’e…
Farklı yazılarımı buradan okuyabilirsiniz. → https://rotasizmasallar.blogspot.com/


