Köyün çocuklarına evi sorduğumda, “Şu perili ev mi?” diye soru ile karşılık verdiler. Yokuşun sonundaki yol ayrımında, çıplak manzaraya bakan ağaçsız, terkedilmiş ev, yıllardır bir ziyaretçi bekliyormuş gibi sessizce doğaya belli ki bir şeyler bağışlamıştı. Camları kırılmış, çerçeveleri çürümüş penceresi, odaya antik çağlardan kalma bir hava katıyordu. Sıvası dökülmüş, kireci solmuş, adeta bir enkazı andıran bu yaşlı ev, insanın kalbinde bir hüzün kokusu bırakıyordu. Köyün girişinde bulunan bu iki odalı, plansız yapıdan insan varlığı çoktan silinmişti. Ayakta kalan tek yeri ise, iki kere zincirlenmiş ahşap kapısıydı.
Arka odanın karanlık köşesinde, cevizden oyulmuş bir sandık duruyordu. Gözüm ona takıldığında çocukluğuma dönmekte gecikmedim. Babaannem o sandığın içinde neler saklamazdı ki! Bayatlamış şekerli leblebiler, sabun kokusuyla harmanlanmış küçük çikolatalar, burnu sızlatan naftalinli yazmalar… Bugün gibi hatırlıyorum. O sandık, ayda bir ya da iki kez açılırdı. Babaannemi sıkıştırarak ancak ya çok ısrar ettiğimizde ya da verilen bir görevi eksiksiz yerine getirdiğimizde sandığı açmaya ikna edebilirdik.
Nereden aklına gelmişti bu sandık işi? Hiç sormaya yeltenmedim. Babam bu sandığı getirmem için çok ısrar etmişti. Annesinden kalan tek hatıra olduğu için iki gün boyunca dil döktü. Sonunda dayanamadım ve kısa sayılmayacak bir yolculuğa çıktım. Altı saatlik yolculuğun ardından şimdi buradayım: sandığın başucunda. Sandığı arabama yerleştirip hemen dönmek istiyordum. Ama içimde bir huzursuzluk vardı; merak içimi kemiriyordu. İçinde ne vardı? Babamdan önce açma isteği beni zorluyordu. Elimle kilidi kontrol ettim. Açmak için levyeye benzer bir alete ihtiyaç olduğunu anladım. Arabanın bagajında duran boru parçası işimi görebilirdi. Ama tereddüt ettim: Babam kırılır mıydı? Sandığı açmam onu üzer miydi? Telefonu elime alıp babamı aradım. Açmadı. Bir kez daha denedim. Lafı dolandırmadan hissettiklerimi ve niyetimi söyledim. Kısa bir sessizlikten sonra, “Sen bilirsin oğlum,” dedi. “Zaten ağırsa işe yaramayanları çıkar. Yoksa arabaya taşıyamazsın. Orada açman daha iyi olur. Geç kalma, annen akşama en sevdiğin vişne yaprağı sarmasından yapıyor. Sandığı getireceğin için bu da sana bir ödül, evlat!” Ne diyeceğimi bilemedim. Babam üzülmüyor muydu? Sandığı açmama neden bir şey demedi? İçinde ne vardı ki ondan kurtulmamı istiyordu? Sırtımı sandığa dayayıp uzun uzun düşündüm. Babamın saklamak istediği şey ne olabilirdi?Belki de hiçbir şey, birazdan açıp görecektim.
Tam 14 yıl geçmişti. Ama sandık, tavandan ve pencereden sızan toz zerreciklerine direnircesine, zamana meydan okuyordu. Sandığa zarar vermemek için boruyu kilidin çelik kısmına yerleştirip nazikçe bastırdım. Kilit değil ama menteşe yerinden koptu. Çıkan ses, yaşlı duvarlarda yankılandı. Uzun zamandır olmadığım kadar heyecanlıydım. Sandığın içinden çıkacak her şey, geçmişe dair tanıklık taşıyordu. Çocukluğumun izleri, babamın gençliğinin kanıtları, babaannemin ardında bıraktığı hatıralar… Yazmaların en üstünde, babamın çektiği bir fotoğraf duruyordu. Ben, üç yaşında, babaannemin kucağında. Suratım asık, babaannem belirsiz bir ifadeyle duruyordu. Derin kırışıklıklar yüzünü yararcasına sarmıştı. Çenesinin altında birtakım işaretler vardı. Kollarında güneş, ok ve bazı belirsiz noktalarla oluşmuş dövmeye benzer semboller… Şaşırdım. Babaannemin dövmesi mi vardı? Ne anlama geliyordu bu? Fotoğrafa dikkatlice bakarken, alnımda bir haç işareti olduğunu fark ettim. Şaşkınlıktan ne düşüneceğimi bilemedim. Belli ki, yerde hemen ayağın dibinde duran tencerenin karasından alıp parmağıyla alnıma haç şekli çizmişti. Bugüne dek öğrendiklerim bu sorulara cevap olamıyordu. Sandığı kapattım. Bu tek fotoğraf, onlarca yeni sorunun kapısını açmıştı. Sandığın içinden çıkacak başka sorular aklımı daha da karıştırmaya müsaade edecekti.İyisi mi babamla sandığı kurcalamak daha iyi olacaktı.
Hava kararmıştı. Sandığı kapıya kadar sürükledim, tüm gücümle arabanın bagajına yerleştirdim. Yola çıkmadan önce bu işaretlerin anlamını internetten araştırmak istesem de vazgeçtim. Babama sormak daha doğru olurdu. Belki de bu sırrı en çok onun ağzından duymaya hakkım vardı. “Umarım gizli bir tarikata üye değilizdir,” diye geçirdim içimden. Yol altı saat sürdü, ama düşüncelerimle boğuşurken dört buçuk saat gibi bir sürede geldiğimi fark ettim.Sandığı indirmedim. Merdivenleri hızla çıkıp kapıyı açtım. Sallanan sandalyesinde oturan babama doğru yürüdüm. Merhaba bile demeden fotoğrafı uzattım. Babam, gözleri dolarak fotoğrafı eline aldı. Bir an pişmanlık duydum. Bu şekilde uzatılmamalıydı. Hayatında en çok sevdiği iki kişinin o anına saldırır gibi olmuştum. Sarsıldı. Ama merakım, pişmanlığımın önüne geçti. Sakin bir sesle:“Baba, sandık arabanın bagajında. Açarken bu fotoğrafı buldum. Fotoğrafa dikkatli bakarsan alnımda bir haç, babaannemin vücudunda dövmeye benzer işaretler var. Bunlar ne?” dedim.Babam hafifçe gülümsedi, derin bir nefes aldı. Sanki büyük bir sırrı açıklayacak gibiydi.“Alnındaki işaret yokluk demekti oğlum. Eskiden, çocuk hastalanınca yaşlılara götürülür, alnına bu haç çizilirdi. Kim bilir, belki inançla iyileşirdi çocuklar. Babaannenin dövmeleri ise o dönemin geleneğiydi. Köydeki kadınlar vücutlarını böyle işaretlerle süslerdi. Anlamını bilmeseler de o dönem makyaj yerine geçerdi.”Gözlerini kapattı:“Ah o güzel günler… Yokluk vardı ama mutluyduk. Zaman ne çabuk geçiyor, güzel anam…” Babam eski günleri yad ederken, ben aklımdaki soruların çözüm getirmeyen cevaplarına dalarak, daha derin bir araştırmanın eşiğinde olduğumu fark ettim.Belli ki babamın geçmişi ve gelenekleri hakkında çok fazla bir şey bilmediği ortadaydı.Onu yadırgamadım.Ve bu konuda benim tarafımdan bilgilendirilmeye ihtiyacı olduğunu hissettim.Bana bilmediği için öğretemediği geçmişini ben ona öğretecektim.
Sandığı babama kavuşturmak üzere merdivenlerden yavaşça inerken, gecenin uzun geçeceğini biliyordum.Sandıkta başka ne vardı? Fotoğraftaki sırrı daha çözmeden, kim bilir içinden ne çıkacak? Aslında yolculuk beni yormuştu. Ama durgun bir deniz gibi geçen hayatımın ortasına dalgalar kabartan bu heyecan beni canlandırdı. Daha neler çıkacak karşıma, kendimle ilgili bilmediğim ne olabilir? Aklımdan uçup gitmiş çocukluğumdan izler bulmak, anlamını kaybetmiş hayatıma değer katacak nice güzellikler barındırabiliyormuş.



