Azra, kendini iyi hissetmediği için işten erken çıkmıştı. Sokağa adımını atar atmaz, tıpkı birçok insan gibi o da yağmura yakalandı.
Aylardır beklediğimiz yağmur geldi galiba. Ay, bu da çok şiddetli! Gökyüzündeki vanaları sonuna kadar açmışlar sanki.
Hay Allah, keşke biraz daha bekleseydim. Sırılsıklam oldum! Trafik de yağmur yüzünden kilitlenmiştir şimdi… Eve kaç saatte giderim, kim bilir? Böyle olmayacak, bir kafeye girip bekleyeyim.
Yolun üstündeki küçük bir kafeye girdi, bir kahve söyledi. Kısa sürede, yağmurdan kaçan insanların sığınmasıyla kafe tıklım tıklım doldu.
“Böyle yaz yağmuru mu olur?” dedi uzun boylu, spor şapkalı yaşlı bir adam. “Eskiden yaz yağmurları göz açıp kapayıncaya kadar biterdi. Hem nefes alırdık hem mutlu olurduk. Şimdi hemen afete dönüşüyor.”
Karşı masadan bir kadın seslendi:
“Ah beyefendi, eskisi gibi olan ne kaldı ki? Mevsimler de değişti, biz de çok değiştik.”
Sarı saçlı, tombul kadın derin bir iç çekerek sustu.
Masalar doluydu ayakta duracak yer kalmamıştı. Yağmurun şiddeti ise giderek artıyordu. Kafe yokuş aşağı olduğu için içeriye su girmiyordu ama dışarısı çok korkunçtu. Camdan baktıklarında sürüklenen araçları görebiliyorlardı.
Televizyondaki görüntüleri şaşkınlıkla izlediler. Evleri, iş yerlerini sular basmış, sele kapılıp kaybolanlar bile olmuştu.
“Çocuklarıma ulaşamıyorum! Onları bulmam lazım!” diye ağlayarak kapıya koşan uzun saçlı, esmer kadını zor tuttular. Yağmur azalıp hafifleyince herkes evine koştu.
Asıl mesele ise yağmur bittikten sonra başladı.
Yağmur altında kalanlar ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü kuruyamıyorlardı. Vücutları kurusa saçları, saçları kurusa ayak parmaklarının arası hep ıslak kalıyordu. Evlerini su basmayanlar, yağmura hiç yakalanmayanlar çok şanslıydı. Fakat ıslananlar büyük bir dertle baş başa kalmıştı.
Islak saçlar ve ayaklar çok kötü kokuyordu, üstelik bu kokuyu hiçbir şey bastıramıyordu. Parfümler, deterjanlar, sabunlar… Hepsi nafileydi.
Şehir, suda unutulmuş çamaşır gibi kokuyordu.
Uykusuz bir gecenin sabahında Azra mutfakta kahve yaparken eşi Murat içeri girdi:
“Azra, şapka takınca koku daha da arttı, farkında değil misin?”
“Elbette farkındayım! Ama ne yapacağımı şaşırdım, bu lanet ıslaklığın hiçbir çözümü yok. Senin kadar şanslı olamadım. Ben de hastaydım o gün… Keşke işe gitmeseydim!” Fincanı sertçe masaya bıraktı.
“Hayatım, sakin ol. Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum.”
“Böyle mi yardımcı oluyorsun? Beni daha da sinirlendirerek mi? Arzu saçlarını kestirdi, çıkan saçlar yine ıslak! Hülya’nın saçları, sürekli kapattığı için küflendi. Ben durmadan kurulanmaktan yara bere içinde kaldım! Bu kokuyla yaşamak, ıslak kafayla dolaşmak mutlu mu ediyor sanıyorsun beni? Buna kimse çare bulamıyor bilmiyormusun?”
Murat bir süre sustuktan sonra,
“Özür dilerim, seni kırmak istemedim,” dedi. “Ama beni de anlamaya çalış… Buna katlanmak çok zor. Nefes alamıyorum artık.”
Azra gözlerini ona dikti:
“Sanki farkında değilim artık beni istemediğinin! Beraber yatmamak için elinden geleni yapıyorsun. Ne kadar zamandır bana sarılmadığının, öpmediğinin farkında mısın?”
Başkasının önünde ağlamaktan nefret ederdi kocası bile olsa. Murat’ın konuşmasına fırsat vermeden evden çıktı. Gözyaşlarını dışarıda bıraktı.
Kavga etmemek için uzaklaşmıştı ama sokaklar berbattı. Kapalı alanlar kokudan ve kurumayan eşyalar yüzünden çalışılamaz hâle gelmişti. Her şey dışarı taşınmış, şehir devasa bir pazar yerine dönmüştü. Evlerde durum daha da kötüydü. Eşyaları ıslananlar ne yatacak ne oturacak yer bulabiliyordu.
Güneş de değişmişti. Artık eskisi gibi ısıtmıyordu. Bu yüzden de kuruyamıyorlardı. Arada bir görünüp hemen kayboluyordu. Çünkü artık güneşin sadece “önü” güneşti; arka yüzü güneş değildi.
Balkonlarda, bahçelerde asılı çamaşırlar hep ıslaktı. Nem ve koku sadece şehri değil, uzak şehirleri bile sarmıştı. İnsanlar günlerce uğraştı kurutmak için. Sonra biri, “Yakıp kurtulalım!” dedi. O kadar çaresizdiler ki ıslak çamaşırların yanmayacağını düşünemediler.
Çamaşırlar yanmak yerine için için tütmeye başlayınca durum daha da kötüleşti. Yanık kokusu, ıslak çamaşır kokusuna karışınca şehir yaşanmaz hâle geldi.
Kenar mahallelerde durum çok daha korkunçtu. Su basmayan ev, okul, iş yeri neredeyse yoktu. Normal zamanda bile kötü olan yaşam koşulları artık dayanılmaz bir hâle gelmişti. Islak evler, ıslak eşyalar, ıslak insanlar ve bunun yol açtığı çaresizlik…
Islak kafalar çoğunluktaydı ama güç kuru kalanlardaydı. Şehirde ıslak ve kuru kalanlar arasında güç mücadelesi başlamıştı. Kolluk kuvvetleri ıslak kafalara kötü davranmaya başlamışlardı. Ne yazık ki suç oranları artmıştı. Sayıları daha fazla olmasına rağmen ıslak kafaların toplu bir şekilde yaşamak zorunda bırakılacağı söylentileri vardı.
Artık Azra’nın aklı iyice karışmıştı. Şehrin yaşanılmaz hâline mi yansın, sürekli ıslak saçlarla gezmesine mi, kokudan yanına kimsenin yanaşmamasına mı… Ne yapacağını bilemiyordu.
Ana caddeye çıkınca güvenlik güçlerinin genç bir adamı yere yatırıp kelepçe takmaya çalıştıklarını gördü. Adam var gücüyle çığlık atıyordu. Azra korkuyla ürperip adımlarını hızlandırdı. Kentin her yeri böyleydi artık.
“Azra! Azraa!”
Tanıdık bir sesle arkasını döndü.
“Mine! Ah canım, ne kadar uzun zaman oldu!” Eski iş yerinden sevdiği bir arkadaşıydı Mine. Sesini duymasa zor tanırdı. Ne kadar zayıflamıştı.
“Hiç sorma,” dedi Mine. “Hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Biz de değiliz. Ne zaman bitecek bu kâbus? Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi. Zamanın var mı, bir kahve içelim mi?”
“Senin için her zaman var. Çok özlemişim seni, sohbetini de.”
Önlerine ilk çıkan kafeye girdiler. Kahvenin baskın kokusu, şehirdeki kötü kokuyu bir anlığına unutturdu. Birbirlerine bakıp gülümsediler.
“Tamer’de kuru kalanlardan değil mi? Murat gibi?”
“Evet, ne yazık ki.”
“Sizin de mi aranız bozuldu? Bütün ıslak kafalar gibi…”
“Bozulmayan kaldı mı? Mahkemeler boşanma davalarına yetişemiyormuş. Kuru olan şanslılarda sorun yok. İki ıslak kafa bir şekilde idare ediyor ama biri ıslak, hele de kadınsa işler karışıyor. Ben de boşanıyorum.” Sesi çok yorgundu. Ağlamamak için zor tutuyordu kendisini.
“Vallahi şaşırmadım. Bizim de sonumuz aynı olacak bu gidişle. Adam bana katlanamıyor artık.”
“Benimki evden çalıştığı için yağmurdan kurtuldu. Her konuda şanslıdır zaten. Şimdi beni görmek istemiyormuş, yıpranmışmış! Sürekli ıslak gezen, kokan, hasta olan benim ama yıpranan oymuş!” Eskisi kadar güzel olmasa da bir kahkaha koyverdi. “Siz ne durumdasınız, karar verdiniz mi?”
“Daha konuşmadık ama gidişat belli. Saçını kestir, şunu yap, bunu dene diyor ama sonuç hep aynı. Evde ayakkabı giy diyor, kapalı kalınca daha da kötü oluyor. Yanıma bile oturmak istemiyor. Keşke o da ıslansaydı, o zaman anlardı beni. Bazen düşünüyorum da, o ıslak olsaydı ben ondan vazgeçer miydim? Geçmezdim ya.” Azra tutamadı gözyaşlarını sağ gözünden kocaman bir damla hızla aşağı indi. Çabucak sildi yarım yamalak gülmeye çalıştı.
“Sanırım ben de geçmezdim.”
“Off, saat ne ara bu kadar geç oldu?”
“Zaman nasıl geçti, anlamadım,”
İki eski dost sıkıca sarılıp ayrıldılar. Ters yönlerde, artık istenmedikleri evlerine doğru yürüdüler. Mine arkasına dönüp baktı “Neredeyse tanımayacaktım on yaş çökmüş neredeyse. Ne zaman bitecek bu kabus.” Giderek tekinsiz hale gelen sokaklarda korkuyla koşar adım yürümeye başladı akşam olmadan eve girmesi lazımdı.
Birbirinden habersiz İkisinin de aklında aynı düşünce vardı:
“Belki bir mucize olur… Kim bilir, bir gün hepimiz eski halimize döneriz, Yine mutlu oluruz.”



