Gece yarısı mide bulantısıyla uyandı. Yataktan kalkıp banyoya koşmak istedi ama başı dönüyordu. Neyse ki korkulan olmadı, lavaboya yetişebildi. Yüzünü yıkayıp tekrar yatağa döndüğünde Orhan hala uyuyordu. Öyle her sese uyananlardan değildi. Üşüttüm herhalde diye düşünürken, aklına başka bir ihtimal daha geldi. Yoksa… Birden heyecanlandı, yok artık. Emin olmadan kocasına söyleyemezdi. Bugün ilk iş test yapmak olacaktı. Pozitif çıkarsa, inşaallah akşama kadar sabredebilirdi. Hamile olduğunu söylediği yığınla an hayalinden geçti. İki aileyi ve bütün arkadaşları çağırıp yemekte mi söylesem, yoksa daha küçük bir grupla mı paylaşsak şimdilik. Yada şık bir restaranda baş başa mı karşılasak bu mutlu haberi. Muziplik olsun diye hamilelik mi giysem, yoksa şu baskılı tişörtlerden mi? Ya da çok şık bir kıyafet mi? Offf ne zor. Ne yapsam, nasıl söylesem. Dur bakalım hamile miyim? Alarm sesiyle zıpladı yerinden. Uyuyamamıştı.
Orhan gittikten sonra biraz uyurdu belki. Ama önce test yapacaktı tabi ki.
Orhan’da bir başkaydı bu sabah. Bir şey söyleyecek gibi oluyor ama söylemiyordu. Ağzından kaçıracakmış gibi tatlı bir telaşı vardı. Mine’nin heyecanı ona geçmişti sanki. Dün akşam üstü daire başkanı olduğu tebliğ edilmişti, hemen karısına verecekti müjdeyi. Ama sabretti. Özel bir kutlamayı hak ediyordu bu terfi. Boğazda muhteşem bir akşam yemeği planladı. Rezervasyonu yaptırdı. Pirinç bir isimlik sipariş etti, ORHAN KARA
DAİRE BAŞKANI. İş çıkışı uğrayıp alacaktı. Şık bir kutuya koyulmasını rica etmişti. Mine bir kutlama olduğunu anlayacaktı muhtemelen. İşte tam o sırada kutuyu çıkarıp verecekti. İçinden bir takı çıkmadığı için şaşıracaktı belki ama melek karısı kocasının başarısından duyduğu gururu da hiç bir mücevhere değişmeyecekti.
Orhan işe gider gitmez Mine eczaneye koştu. Hamileydi. Evin içinde bir sağa bir sola koşuşturup durdu önce, biraz sakinleşince aynadan karnına baktı, saçmalama, ne görmeyi umuyorsun diye azarladı kendini nazikçe. Eh hamileydi artık, çocuğun yanında konuşurken dikkatli olmalıydı. Eli defalarca telefona gitti, Orhan’ı arayacakken vazgeçiyordu. Böyle telefonda kuru kuru olmaz. Aileyi arkadaşları yarına erteleyip bu akşam baş başa bir yemek yemeği daha uygun buldu nihayet. Heyecandan hiçbir şey hazırlayamayacaktı. Dışarıda yemek için yer ayırtacakken, Orhan aradı. Akşam programını söyledi, Mine hem şaşırdı, hem de içine kurt düştü, şüphelendi mi acaba.
Akşam ikisi de son derece şıktı. Gece mavisi elbisesini giymişti Mine. Orhan’ın en sevdiği elbiseydi. Orhan’da karısının hediyesi kol düğmelerini takmıştı. Geceyi bozan tek şey ara sıra uğrayan mide bulantılarıydı.
Boğaza doğru yola çıktıklarında Mine haberi nasıl vereceğini hala kestiremiyordu, ikisi de çenesine sahip çıkamama korkusuyla az konuşuyordu. Camı açıp bütün dikkatini dışarıdaki dükkanlara verdi. Kırmızı ışıkta durduklarında burnuna enfes bir işkembe çorbası kokusu geldi Mine’nin. Hiç de sevmezdi, inanamadı kendine. Şu an tek istediği bir kase çorbaydı, Orhan şaşkınlıkla bakıyordu karısına.
“Mine’ciğim yemeğe gidiyoruz zaten, çorbacıya gidelim de ne demek şimdi, sevmezsin ki sen işkembeyi”.
Mine Orhan’ı duymuyordu bile. Birden bire “aşeriyorum ben galiba, lütfen çek şu arabayı işkembeciye artık” deyiverdi.
Orhan söylenene uydu ama nerdeyse kaza yapacaktı. Mine bir yandan iştahla çorbasını kaşıklarken, aynı iştahla sabahtan beri aklından geçenlerin hepsini anlattı Orhan’a. Orhan o kadar mutluydu ki, O da bütün planın dışına çıktı. Cebinden çıkardığı kutuyu Mine’ye uzatırken, kendine de bir kelle paça söyledi.
Birbirlerine yaslanıp çorbacıda deminden beri çalan Mirkelam’ın kokoreç sensiz olmaz şarkısına eşlik ettiler mutlulukla.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!