Gece içime çöktü mü,
ruhumu ikiye bölen bir çizgi beliriyor:
Bir yanı Zarifoğlu’nun çocukça hüznü,
saf ve masum;
öbür yanı Necip’in karanlığı,
dağ gibi ağır,
sorgulayan, yakıcı, çağıran…
Sanki iki sesle konuşuyor içimde dünya.
Bir ses diyor ki:
“Eğil,
yüreğinin toprağında saklı duran tohumu dinle.”
Öteki ses:
“Yüksel,
içindeki uçurumu kendi ateşinle aş.”
Ben ikisinin ortasında
ne çocuk,
ne derviş,
ne de tam bir insan olabiliyorum.
Bir gölgenin içinde yanıp sönen
kanaatkâr bir ışığım yalnızca.
Bazen yürüyorum sokaklarda,
adımlarım yamalı bir rüya gibi titrek—
bilirim:
Her adımda içimden bir perde daha düşer.
Rüzgâr bile yüzüme değdiğinde
“Sen hâlâ tamamlanmadın,”
der gibi sızlatıyor beni.
Yalnızlığın ortasında
bir çınar gibi susuyorum.
Köklerimde Zarifoğlu’nun
gizli, utangaç duası;
dallarımda Necip’in
göğe bakan karanlık sorusu:
“Ve sonra?”
Cevap yok.
O mahşerî sessizlik var yalnızca.
Biliyorum;
insanın içinin derinliği
dışındakinden daha geniştir.
Orada dert denen şey
bir yara değil,
bir evdir.
İnsan yaşadıkça
o eve döner durur.
Benim de dönüşlerim uzun,
sessiz,
biraz da kanlı.
Her gece biraz daha büyüyor içimdeki ağrı.
Ağrı büyüdükçe
ben küçülüyorum sanki.
Kendime varmak için
kendimden geçmem gerekiyor.
Ve sonra…
Bir yerlerde usulca kabaran o ince ışık
karanlığıma dokunuyor.
Bir zarif el gibi,
bir merhamet nefesi gibi,
bir iç yangınının külünü savuran
gizli bir ses gibi.
İşte o an anlıyorum:
İnsanı kurtaran şey
bağırışlar değil,
sıkılan yumruklar değil—
kendi içinin kıyısında
sessizce duran o küçük çocuk.
Zerre kadar,
yine de kâinatı taşıyan.
Ben de dayanıyorum.
Çünkü karanlıktan kaçmak için değil,
karanlığı içimde büyütmeden geçmek için
yürüyen bir yolcuyum ben.
Ve gecenin bittiği yerde,
gözlerimin tam ardında,
kimsenin bilmediği bir yerde
şu söz fısıldanıyor:
“Karanlıktan geçmeyen ışığa ulaşamaz.”
Ben de geçiyorum.
Hem yaralı,
hem diri,
hem eksik…
Ama inatla, ama ağır ağır
insan olmaya çalışarak.


