Sis bulutları dağılırken, yağmur olanca hızıyla, tavanı teneke evin üstüne gürültüyle yağıyordu. Ocağa karısının koyduğu buğday çorbası da yağmur sesine eşlik ediyor, buharlar tavana yükselip tıpkı yağmur gibi tencereye geri damlıyordu. Karı koca kanepede oturmuş, televizyonda yayımlanan bilgi yarışmasına gözlerini dikmişlerdi. Hiçbir yanıtları doğru olmasa da akıllarınca bilgi sahibi oluyor, hiç gitmeyecekleri ülkelerin şehirlerini öğreniyor, hiç yemeyecekleri yemeklerin malzemelerini tahmin ediyorlardı. Kadın fokurdayan çorbayı kontrol etmek için yerinden kalkıp mutfağa girdi. Altını kapatarak çorbayı dinlendirmeye bıraktı. Adam, kirli iş pantolonunu giydi ve demir kapıyı ardından sessizce kapatarak işe çıktı. Kadın adamı uğurlarken ne onu öptü ne de iyi dileklerde bulundu. Aralarında iletişim kurmadan, bir rutin oluşturmuşlar, mekanik hareketlerle herkes kendi görevini yerine getiriyordu.
Evden çıkan adam şemsiyesini almayı unutmuş, zaten yağmur da azalarak dinmeye yüz tutmuştu. Ağır adımlarla birkaç kilometre kat ederek küçük fabrikaya varmıştı bile. Fabrikanın pis atıklarını kamyona yüklüyor, şehrin birkaç kilometre dışından geçen dereye katı atıkları boşaltıyordu. Yaptığı bu iş karşılığında maaş alıyor, halinden memnun hayatını idame ettiriyordu. Bu ay tenekeden yapılma damı değiştirecek, yeni malzemeyle kaplattıracaktı. Böylelikle hem evin ısısını sabit tutacak hem de yağmur ve tavana çıkan kedilerin ayak sesini duymayacaktı. Bazen kediler kuş yakalamaya çalışır, gecenin ortasında tepelerinde cirit atarlardı. Bu gürültülerden bir o yana bir bu yana döner uyuyamazdı. O en ufak takırtıyı duyarken, karısı top atsalar uyanmayacak cinsten bir kadındı. Karısını tek kıskandığı nokta, tabi ki çabucak uykuya dalması ve derin uyuması değildi. Kızdığı insanlara dahi iyi davranır, tatlı diliyle herkesi kendisine bağlardı. Kadında adeta şeytan tüyü vardı.
Atık dolu kamyonla çamurlara bata çıka ilerledi. Kamyonu hunharca kullanıyor, çukur ve tümseklerin üstüne sürüyordu. Kamyonun arkasındaki yükler de her zıplayışta pisliklerini ortaya saçıyordu. Yağmurla yıkanan toprak yolun üstünde leş kokulu çöpler yatıyordu. Yağmurun doldurduğu nehir güçlü bir akıntıyla dalları ve yaprakları sürüklüyor, hızla suya çarpan damlaların karıştırdığı dipteki toprak ile iyice bulanıp çamurlu pis bir su kazanına dönüşüyordu. Kamyonu yanaştırıp vitesin kolunu çekti ve tüm pislik akışkan bir hamur gibi dereyle buluştu. Yağmur tüm hızla yağmaya devam ediyordu. Atıklar dibe batmamış, akıntıya karşı koyarak kocaman bir adacık oluşturmuştu. Etrafı saran kötü ve keskin kokuya alışmış olmalı ki yağmur kokan toprağı ciğerlerine çekti. Üstü başı ıslanmadan tekrar kamyona binerek fabrikaya döndü.
Akşam mesaiden sonra evine giderken marketten iki kilo patates biraz da yeşillik aldı. Ne patateste ne de meyvelerde eski tat yoktu. Köy evlerinde çocukken annesinin ektiği biberlerin ve domateslerin kokusunu, tadını anımsadı. Şimdi yedikleri tüm sebze ve meyvelerin tadı birebir aynıydı. Gözü kapalı tahmin etmeye çalışsa ne kokusundan ne de tadından ayırt edebilirdi. Yiyecekler de insanlar gibi tekdüzeleşmiş, çeşitlilikleri yok olmuştu. Hepsi aynı tat, aynı koku hatta aynı şekildi. Bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi muntazam.
Akşam yemeğinden sonra karısının poşetlediği çöpleri alıp, sokağın sonundaki boş arsaya attı. Mahallelinin çöpleri dağ oluşturmuş, üstünde kediler yemek bulma umuduyla birbirlerine hırlıyor, ekmek kavgası veriyorlardı. Et artıkları, süt kutuları, çocuk bezleri ve deterjan şişeleriyle dolu çöpe doğru bakıp pis koku nedeniyle burnunu tutarak evine döndü.
Yağmur dinmiş, köpek havlamalarının duyulduğu sokak karanlığa gömülmüştü. Televizyon başına oturup akşam rutinlerini gerçekleştiren karı koca, geri dönüşüm ile ilgili bir soruya gözlerini dikmiş, doğru cevabı bulmaya uğraşıyorlardı. Bir taraftan da çöpten bulduğu balık kafasını kaçıran bir kedi kendisini takip eden diğer kedilerle teneke damda koşuşturuyordu.



