sanki her sabah güneş tersten
ölmüş, kaybetmiş günler doğacak
bizzat gecenin kendisine dönüşüyorum.
nefesim değil, kendi yokluğum dolaşıyor içimde
zaman omzuma eğilmiyor; gece üstüme çökmüş
ve ben ölmeye korkarken yaşamayı da unuttuğumu fark ediyorum
belki de korku, mutlak ölüme değil
yaşadığım her anın geçiciliğine duyduğum itirazdır.
gölge sandığım şey
benden ayrı bir karanlık değil
kendimi görmeye cesaret edemediğim yüzüm.
ve benim yok olma fikrine ölümcül bir alerjim var
kabullendikçe değil, yüzleştikçe hafifliyorum.
hiçbir gölge çekilmiyor belki fakat ağırlığı değişiyor.
zihnimdeki karabasan, yerini yumuşak bir sızıya bırakıyor
ve anlıyorum: var olmak, acıyla bile olsa
kendi yolunu yürümeye devam etmekmiş.
ve anlıyorum: korku, var olmanın en çıplak kanıtıymış
sona yaklaşma düşüncesi değil beni büyüten,
her anın bir daha gelmeyeceğini bilmenin ağırlığı.
korku değil aslında, uyanıklık bu
hayatı tutarken ellerimin titremesi
ona duyduğum değerin ta kendisiymiş.
ve tanrının ta kendisi olduğumuzu anlamışım
kendi çözülüşümden doğan ince bir ışık
sona dokunmak, başlangıcı daha gerçek kılıyor
uğultusu dinen korkunun ardından görüyorum ki:
gölge de benim, parlaklık da
ben bir gökkuşağıyım, yok olamam
ve ışık kırıldıkça her rengiyim her birinin
şimdi anlıyorum ve fısıldıyorum herkese:
sonsuzluğun değil, kırılganlığın parlatıyor zamanı.
bir varmış bir yokmuşun rüzgarı
her anı titrek bir kandile dönüştürüyor
eğer gece hiç inmeseydi, gündüzün ışığı bu kadar gerçek yanmazdı
anlıyorum: hiçbir son, ışığını kaybetmeyen bir başlangıcı susturamaz.



