Sabah kahvaltısı en sevdiğim öğündür. Kahvaltıdan ziyade bir başlangıç duygusu veren
zamanını seviyorum aslında. Ayılma, irkilme, kendine gelme öğünü. Mutfak balkonundaki doğal gaz
dolabının üstüne bir kuş konmuş. Oturduğum yerden güçlükle seçiyorum. Geçen iki yaz boyunca hüt
hüt kuşu zannettiğim kuşun aynısı. Meğer kızıl göğüslü güvercinmiş. İki yaz boyunca nereye gitsem
hep onun sesini duydum. Neredeyse gittiğim her yerde onun tarafından izlendiğim sanrısına
kapılmıştım. Şimdi de balkonumda aynısı. Bu sisli, yağmurlu havadan kaçıp dolapla tavan arasına
sıkışmış. Daha doğrusu sığınmış. Üşümüş, kanatları fazlasıyla ıslanmış, büzüşmüş. Varoluşunun üçte
biri kadar kalmış. Hasta gibi, bir daha uçamayacakmış gibi. Uzun süre onu izliyorum. Korkunun canlıyı
ne kadar küçülttüğünü görünce şaşırıyorum.
Öğleden sonra Yatır bankasında işim vardı. Sanki benim için ve herkes için sıradan bir gündü.
Sıradan bir yürüyüş, sıradan bir trafik, sıradan kalabalık. Yolda giderken elektrik direklerine
bakıyorum. Kumrular bir telde, kızıl göğüslü güvercinler bir telde. Ambulans sireniyle birden hepsi
havalanıyor. Abonelik ödemelerimi iptal etmek için bankaya giriyorum. Beklemek uzun, işlemler Kısa
Kafasını yavaşça ıslak tüylerinin arasından çıkarıyor. Ürkek ürkek sağa sola bakınıyor,
defalarca. Sağa sola, sağa sola. Sanki kaçtığı saklandığı bir şey var gibi.
Küçük bir yürüyüşle caddeyi geçtikten sonra metro ayağından içeri girilen sokağa saptım. Ara
sıra uğradığım sakin bir pastane var. Bazen boş boş oturup etrafı seyrediyorum. Öyle kaygısız, aylak.
Bazen de bir şeyler okurum, notlar alırım. Uzun zamandır gitmemiştim. Pencere kenarının ikinci
sırasına oturuyorum. Bir çay, bir tane de dere otlu poğaça söylüyorum.
Şaşkın ve ürkek etrafı seyrettikten sonra öne doğru bir çengel gibi kıvrılmış gagasıyla tüylerini
boyun altından başlayarak didikliyor. Önce sol tarafını sonra sağ tarafını. Gagasının ilk yetiştiği yerler
epeyce kabarıyor.
Pastanenin geniş salonunun sol tarafında üç adam oturmuş hararetli hararetli bir kağıt
üzerinde konuşuyorlar. Kağıt, masada sırayla önlerinde dolaşıyor. Oturduğum masanın önünde
yetmişini aşkın olduğu tahmin edilebilecek bir kadın oturuyor. Başında yünden örülmüş bir bere,
yünden bir gülle süslenmiş. Kulaklarını yarıya kadar kapatmış berenin altından küpeleri görünüyor.
Capcanlı neon renklerinin birbirine karıştığı bir ceket giymiş. Parlak turuncu bir ruj sürmüş. Boş kahve
fincanı masada duruyor. Bir parça kek tabakta atılmış gibi duruyor. İncecik bacaklarını saran dar
pantolonu onu daha da zayıf gösteriyor. Yalnızlıktan, kendinden ve her şeyden sıkılmış… Sıkıntılı hali
üzerindeki renkleri ve canlılığı inkar ediyor sanki. Pencereden dışarıyı seyrediyor. Omuzları içe
dönmüş. Tavırları çekingen. Derisinin kırışıklığı teninin güzelliğini gölgede bırakıyor. Telefonuna
bakıyor bir süre. Sonra birini arayıp kısa bir konuşma yapıyor. Aslında onu izlemiyorum. Gözüm
ilişiyor. Kadın telefona, ben kadına bakarken kafenin yere kadar camlı kapısı otomatik iki yana
açılıyor. İçeri giren adama ikimizin de gözleri kayıyor.
Bir doksan boylarında, iri yarı, yetmişlerinde görünen heybetli bir adam. Gülümseyerek
kapıdan içeri adımını atar atmaz hem bana hem önümdeki renkli kadına “Merhaba, merhaba” diye
selam veriyor. Yan taraftaki masaya elindeki torbayı bırakıyor önce. Şapkalı kadın başıyla aldı selamı.
Ben de ”Merhaba,” diye karşılıyorum. Şeffaf torbada dört elma bir ekmek seçiliyor. Ceketinin
düğmelerini açıp, sandalyeye yerleşiyor. O da biraz etrafa izleyen gözlerle bakınıyor. Dağ gibi adam
sandalyeye oturunca sanki üçte biri kadar küçülüverdi. Ellisini aşkın görünen garson kadın beş on
dakika sonra adamın başında bitti. “Buyurun efendim. Ne istersiniz?” “Iıı çayın yanına şu yuvarlak
pastanızdan rica edeyim.” Eliyle arkadaki vitrini gösteriyordu. Garson siparişleri masaya bırakırken
“Pastayı ikiye bölebilir miyiz, böyle yemesi zor oluyor.” “Tabii efendim, hemen getiriyorum.” Kadının
gitmesiyle gelmesi neredeyse aynı anda olmuş gibi hızlıydı. Kadın tabağı masaya bırakırken adam
biraz garsona, biraz bana söyler gibi başını ortaya doğru çevirdi. “Yüz yirmi kiloydum. On kilo verdim.
Yaklaşık bir ayda. Daha da vereceğim. Diyetisyen eşliğinde. Yoksa olmaazzz. Bunlar yasak aslında
yememem lazım. Gemide her şeyi yiyoruz. Ben gemi süvarisiyim.” Kadın gitti. Adam konuşmaya hala
oradaymış gibi devam etti. Kime hitap ettiğini anlamaya çalışıyorum. Çelişkideyim. Cevap vermeli
miyim? Vermemeli miyim? “Bu kadar yeter, bunu yemeyeceğim,” derken bir eliyle de tabaktaki yarım
pastayı işaretliyordu. Öndeki masadan kalkan renkli kadını başıyla selamlayıp yolcu etmişti. Bu sefer
doğrudan bana dönmüş, sözüne devam ediyordu. Tavrında en ufak bir sululuk, rahatsız edici bir eda
görülmüyordu. Otuz yıldır tanıdığı bir dostu ile konuşur gibi sıradan bir rahatlıkla. “Ben gemi
kaptanıyım. Büyük yük gemilerinde çalışıyorum. Hala çalışıyorum. Bu işte her türlü insan var. Alkoliği
var, anasından babasından dayak yemiş sevgi görmemişi var. Herkes bir değil. Okyanusa açılınca her
şey başka. Okyanusta fırtına çıktı mı aniden ne yapacağınızı şaşırırsınız. Rüzgar sizi oradan oraya
savurur. Bir serçe gibi savunmasız kalırsınız. Şükür, şükür, hepsini atlattık. Siz bu tarafta mı
oturuyorsunuz?” “Evet, yakınlarda. Nereden anladınız?” “Simanız tanıdık geliyor, daha önce görmüş
gibiyim. Bizim buralar temiz muhit, başka yerlerde böyle… Bir kadına selam verip konuşamazsınız.
Yanlış anlarlar,” derken aslında sorduğu kişiden çok kendi ile ilgili tarafını anlatmak ister bir hali vardı.
Buralarda oturuyor olmanın gururunu karşı tarafa anlatmak istercesine. Göğsünü kabartarak söyledi
son cümlesini. “Çok özür dilerim, isminiz neydi efendim?” “Mahinur” “Ben de Kemal, memnun
oldum, Mahinur hanım.” Adamın kabarık hali benim sıradan günüme hiç oturmadı sanki. Yine de bu
halinin üzerinde durmadım, sohbeti tatlı. Kendini dinletiyor. Ses tonu sakin, dışa dönük insanların
rahatlığında. Rahatsız etmeyen, saygılı, insan insana, doğal, sıradan söyleşme tadında.
O konuşurken sabahki kızıl kuşu tekrar hatırlıyorum. Çengelsi gagasıyla bu sefer boynunun alt
taraflarını sonra yan tüylerini havalandırdı. Kuş kendini didikledikçe gözümün önünde büyümeye
başladı.
“Oğlum ortopedi cerrahı, dizim ağrıyor dedim, aldırış etme baba dedi. Vücut sağlıklı, en ufak
rahatsızlıkta haber veriyor. Sağlıklı olmak zorundayız. Bizim tam gezme zamanımız. Hanıma
söylüyorum. O da çocuklarına, torunlarına çok düşkün. Yaş yetmiş, beş yıl sonra yetmiş beş, ama ne
yapalım mecbur torunlara bakıyoruz. Dinletemiyorum bir türlü. Yaşamımızdan ödün veriyoruz.”
Aslında merak mı ediyorum yoksa konuşmanın sürmesini mi istiyorum bilmem, “Bütün dünyayı
gezdiniz mi?” diye soruveriyorum. Belki de sohbete kendimi kaptırdığım için, ya da yeni bir cümle
duyma merakından. Nedenini de fazla kurcalamıyorum. “Hemen hemen,” diyor. “Amerika, Afrika,
defalarca Avrupa. İnsan çok gezince hem dünyayı tanıma hem de kendi ülkesini değerlendirme fırsatı
buluyor. En son Rusya’nın Novorossiysk limanına gittik. Orada renkli bir hayat devam ediyor. Savaşa
rağmen. Güneş batmak üzereydi. Denizin üstünden hafif hafif rüzgar esiyordu. Güzel bir müzik
çalıyordu burada şu anda çalan gibi. Ben oradan çok etkilendim. Savaş yokmuş gibi hayat sürüyorlar.
Belki savaş olmasa… bakmayın böyle cüsseli olduğuma, ben çok duygusal bir adamımdır. Size bir şey
ikram edeyim.” “İki tane çay içtim şimdi teşekkür ederim.” “Peki, nasıl isterseniz.” Birden aklına bir
şey gelmiş gibi telaşla telefonuna sarılıyor. Kontrol ediyor. Korktuğu şey olmamış gibi rahatlıyor.
Kızıl göğüslü kendini kabartmakla meşgul. Büyüdükçe başı dikleşiyor. Bu sefer de ilk
gördüğüm anın üç katı kadar hacimlendi. Göğsünü gerip başını arkaya doğru attı. Kanatlarını iki yana
açarak şöyle bir savurdu. Teleklerinin arasından havayı geçirdi. Ne kadar büyüyebildiğini bana
göstermek ister gibi yüzüme baktı, şişindi, aniden havalanıp uçup gidiverdi. Arkasından bakakaldım.
Sanki onun uçmasıyla ben de pastaneye yeniden düştüm.
Yavaş yavaş ceketinin önünü düzeltip kibarca sesleniyor. “Mahinur hanım bir şey ikram
edeyim isterseniz, son kez soruyorum. Emin misiniz?” “Çok teşekkür ederim. Yemiş içmiş kadar
oldum.” Telefonuna baktı. İçinde ekmek ve elmaların olduğu torbanın saplarını toparlarken
söylenerek sandalyeyi dizlerinin arkasıyla geriye doğru itti, kalktı. Doğrulduğu anda sanki üç kat daha
kabardı. “Peki o zaman, hanım beni arar birazdan, nerede kaldın der. Bana müsaade, tanıştığıma çok
memnun oldum efendim İyi günler dilerim. “Ben de memnun oldum, iyi günler.” Biraz daha oturdum.
Pastanenin dışına çıktığımda elektrik telinin üstendeki kuş sürüsünden eser yoktu. Direğin yanındaki
kurumuş portakal ağacının üstüne tünemiş bir kızıl göğüs bana mı bakıyordu. Ben mi öyle sandım,
bilmiyorum.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!