Dedem, Akdeniz’in sıcağı toprağı çatlatmaya başladığında gölgenin bile yorulduğunu söylerdi.
Çukurova’da yaz, sadece bir mevsim değil; taşın, otun ve insanın sabrıyla sınandığı uzun bir
nöbettir. Bizim köyün arkasındaki yaşlı zeytinlik de bu nöbetin en kadim şahidiydi. Dedemin Koca
Gövde dediği o üç yüz yıllık zeytin ağacı, gövdesindeki derin yarıklarla kasabanın bütün hafızasını
içinde taşırdı.
O sabah köye giren sarı iş makinelerinin gürültüsü, kuşların sesini bir bıçak gibi kesti. Mühendisler,
ellerinde haritalarla zeytinliğin sınırında durmuş, kurulacak yeni sanayi tesisi için işaretler
koyuyorlardı. Köylü şaşkındı; kimisi toprağının ederini düşünüyor, kimisi ise dedelerinden kalan bu
gölgenin yok oluşunu çaresizce izliyordu.
Dedem ise bastonuna dayanarak zeytinliğin ortasına yürüdü. Koca Gövde’nin gölgesine oturdu,
tütün kesesini çıkardı. Ağacın kabuğuna sırtını dayadığında, sanki ağaçla arasında yazısız bir
anlaşma yenileniyordu. Mühendislerden biri yaklaşarak, Mecburuz amca, burası yol ve fabrika
sahası olacak, dediğinde dedem başını bile kaldırmadı.
Siz toprağı sadece üstünde yürünen bir şey sanırsınız, dedi dedem, sesi toprağın altından
geliyormuşçasına derindi. Oysa bu toprak, altına gömdüklerimizle ve üstünde bıraktığımız nefesle
yaşar. Bu ağaç kesilirse, bu köyün masalı biter. Masalı biten halkın da ne geçmişi kalır ne geleceği.
O gün dedem ağacın altından kalkmadı. Gece olduğunda köyün gençleri, kadınları ve çocukları
ellerinde fenerlerle dedemin yanına geldi. Kimse konuşmuyordu ama herkes biliyordu ki o zeytinlik
sadece ağaçlardan ibaret değildi; düğünlerin yapıldığı, ağıtların yakıldığı, kıtlık günlerinde
gölgesinde sığınılan tek yuvaydı.
Ertesi sabah iş makineleri yeniden çalışmaya başladığında, dedemin etrafında halka olmuş onlarca
insan vardı. Ağaçların arasına çekilen insan zinciri, makinelerin gürültüsünü bastıran bir
suskunlukla duruyordu. Çukurova’nın sıcağı altında, toprağın hakkını savunan bir avuç insanın
iradesi yükseliyordu.
Sarı kepçenin operatörü motoru durdurdu. Mühendis elindeki haritayı yavaşça indirdi. İnsanların
gözündeki o kararlılık, kağıt üzerindeki projelerden çok daha güçlüydü. Birkaç saat süren gergin
bekleyişin ardından, bölge temsilcisi geri adım atmak zorunda kaldı; tesisin yeri zeytinliğin
dışındaki kıraç alana kaydırıldı.
İş makineleri uzaklaşırken dedem elini Koca Gövde’nin yapraklarına sürdü. Rüzgar estikçe zeytin
dalları fısıldıyor, Çukurova’nın kadim toprağı bir kez daha kendi evlatlarını koynunda saklıyordu.
İş makinelerinin geri çekilmesi kasabaya geçici bir sessizlik getirmişti ama ne dedemin yüzündeki
çizgi yumuşamıştı ne de toprağın üzerindeki o ağır kehanet bulutu dağılmıştı. Şirketin temsilcileri
pes etmiş değildi; bürokrasinin soğuk odalarında yazılan evraklar, makinelerin yapamadığını
masada tamamlamak için pusuda bekliyordu.
Dedem o akşam köylüyü Koca Gövde’nin etrafına topladı. Ağacın dibine yakılan küçük odan
ateşinin etrafında toplanan yüzler, yüzyıllardır bu ovada yakılan ağıtların ve anlatılan destanların
izini taşıyordu.
Toprak kendisine yapılanı unutmaz oğul,dedi dedem, gözleri ateşin kızıllığına dalmışken. Geçen
yıl dere yatağını kuruttular, bu yıl gölümüz küstü. Şimdi de zeytinin damarını kesmek isterler. Ekin
kurursa yenisi ekilir, ama kök sökülürse hafıza silinir. Hafızası olmayan insan, rüzgarın önünde
savrulan saman çöpüdür.
O gece köyün kadınları, eski tülbentlerin üzerine kök boyalarıyla zeytin dalları işlediler. Gençler ise
civar köylere haber uçurdu. Çünkü mesele sadece birkaç dönümlük bir zeytinlik değil,
Çukurova’nın kadim yaşam hakkıydı. Anavarza’nın kayalıklarından Ceyhan’ın sazlıklarına kadar
her tarafa bir fısıltı yayıldı.
Birkaç gün sonra, bu kez ellerinde mahkeme kararları ve jandarma eşliğiyle daha büyük bir kafile
geldi. Köyün girişini barikatlarla kapatmışlardı. Ancak hesaba katmadıkları bir şey vardı: Zeytinliğe
varan yolda sadece bizim köylüler değil, komşu köylerden gelen aşıklar, ellerinde bağlamalarıyla
ozanlar ve heybelerinde azıklarıyla yaşlı anamlar dizilmişti.
Bir ozan saza vurdu. Çukurova’nın tozlu havasında yükselen türkü, iş makinelerinin gürültüsünden
daha gür, kanun maddelerinden daha netti. Toprağın sabrı, halkın türkülerine karışıyordu. Jandarma
komutanı, sıcağın ve kalabalığın karşısında durdu; dedemin gözlerinin içine baktı. O gözlerde suç
değil, yüzyıllık bir vatan bağının kararlılığı vardı.
Burada kanun uygulanacak, dedi yetkili bir ses.
Dedem bir adım öne çıktı. Ağacın kabuğunu avucunun içiyle kavradı. Bizim kanunumuz bu
toprağın altındaki ölülerin, üstündeki bebelerin hakkıdır komutan. Ağacı keserseniz, bizi de
kökümüzden sökmeniz gerekir.
Tam o sırada, günlerdir kuraklıktan kavrulan ovaya beklenmedik bir rüzgar esti. Toroslar’dan
süzülen serinlik, zeytin yapraklarını hışırdatarak bir uğultu yarattı. İnsanların türküleri rüzgara
karıştı. Birkaç saatlik o derin belirsizlikte, ne bir adım geri atıldı ne de bir tek dal incitildi.
Akşama doğru, gelen heyet halkın bu sarsılmaz birliği ve büyüyen kamuoyu baskısı karşısında
tutanak tutup geri dönmek zorunda kaldı. O dava aylarca sürdü ama o gün o zeytinlikte kurulan
barikat, toprağın sadece satılık bir mülk değil, bir halkın ruhu olduğunu herkese öğretti.
Sonbahar gelip de Yaşar Kemal’in doğduğu günün akşamında zeytinler toplanırken, Koca
Gövde’nin gölgesinde ilk sıkım zeytinyağı ekmeğe banıldı. Dedem yağı bereketiyle toprağa
serperken fısıldadı: Nefes aldıkça bu toprak bizim, biz de bu toprağın olacağız.
Makineler çekilmişti ama ovaya çöken belirsizlik, ağustos sıcağından daha yakıcıydı. Şirket bu kez
mahkeme salonlarının soğuk mermerleri üzerinden geliyordu; kamu yararı adı altında yutulmak
istenen, bir köyün hafızasıydı.
Güzün ilk yağmurları Toroslar’ın zirvesine düştüğünde, kasabadan köye mahkeme tebligatları
ulaştı. Zeytinliğin verimsiz toprak sayılması için raporlar hazırlanmış, masa başında imzalar
atılmıştı. Dedem, elindeki mühürlü kâğıda baktı. O kâğıtta yazanlar ile Koca Gövde’nin
gövdesindeki yaş halkaları aynı dilden konuşmuyordu. Bir yanda cetvelle çizilmiş sınırlar, diğer
yanda yüzyıllardır kökleriyle toprağı tutan hayat vardı.
O kış, mücadele sadece mahkeme salonlarında değil, toprağın koynunda da sürdü. Köyün gençleri,
geceleri zeytinlikte nöbet tutarken, kadınlar Koca Gövde’nin altında toplanıp efsaneleri tazeledi.
Çukurova’nın insanı bilirdi ki, türküler susarsa toprak kurur; fısıltı kesilirse taş bile incinir.
Karacaoğlan’dan, Dadaloğlu’ndan devralınan o yılmaz ruh, her akşam yakılan ateşlerin dumanıyla
göğe yükseliyordu.
Bahar geldiğinde, ovayı her zamanki gibi çiğdem ve kervan kıran kokusu sardı. Mahkemenin
atadığı bilirkişi heyeti köye ulaştığında, karşılarında sadece dilekçeler değil; ellerinde zeytin dalları,
kucaklarında toprağın bereketini taşıyan ahaliyi buldu.
Dedem, gelen hâkimin ve uzmanların önüne bir avuç kara toprak bıraktı. Toprak hâlâ nemliydi,
buram buram hayat kokuyordu.
Bak beyim, dedi dedem, elindeki toprağı parmaklarının arasından süzerek. Bu gördüğünüz taş
değil, çamur değil. Bu, üç kuşaktır bu ovada ter dökenlerin, açlığını bu ağacın meyvesiyle
bastıranların nasırıdır. Bu zeytin verimsiz diyen kâğıt, toprağın dilini bilmez. Toprak bir verir, ama
ruhunu verirse bin yıl besler. Siz burayı fabrika yaparsanız, dumanı göğü kaplar; ama bu ağacı
sökerseniz, altındaki ahı hiçbir beton örtemez.
Bilirkişi heyeti Koca Gövde’nin yanına yürüdü. Gövdesine dokundular. Ağacın kabuğundaki o
derin yarıklar, zamanın ve direnişin en net haritası gibiydi. O gün toprağın sesi, masadaki mühürlü
evrakları galip yendi. Heyet, alanın mutlak tarım ve kültür mirası olduğunu belgeleyen raporunu
hazırlamak zorunda kaldı.
Karar köye ulaştığında, bahar güneşi Çukurova’nın üzerine altın bir toz gibi dökülüyordu. Koca
Gövde’nin dalları arasından süzülen ışık, dedemin ak sakalına ve köyün çocuklarının neşeli
yüzlerine vuruyordu.
İnsan, toprağa sahip olduğunu sanırdı; oysa insana yurt olan, toprağın cömertliğiydi. Şirketler gelip
geçer, binalar yıkılır, iktidarlar değişirdi; ama Çukurova’nın bağrında kök salan zeytin ağacı ve o
ağacın gölgesinde birleşen halkın iradesi, rüzgâra fısıldanan bir destan gibi sonsuza dek kalırdı.
Dedem bastonuna dayanıp doğruldu. Koca Gövde’ye son bir kez baktı, gülümsedi.
Rüzgâr estiği sürece, dedi fısıltıyla, bu yapraklar konuşacak. Ve bu toprak, kendisini seveni asla
yarı yolda bırakmayacak.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!