• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

YEDİNCİ HAT

Mikail Çağlar by Mikail Çağlar
2 Haziran 2026
in Öykü
0
YEDİNCİ HAT
0
SHARES
33
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

Ölçülemeyen yok demek değildir;

onu algılayabilecek aygıt henüz icat edilmemiştir.

İda Dağı’nın kuzey yamacında rüzgâr, çamların arasından geçerken yalnızca yaprakları kımıldatmaz; aynı zamanda binlerce yıllık bir hatırayı da taşırdı. Köylüler buna Dağın Nefesi derdi. Yaşlılar, geceleri doruklardan yükselen uğultunun rastgele bir rüzgâr sesi olmadığına; kimileri bunun Zeus’un öfkesine, kimileri de yeraltı tanrılarının derin soluğuna ait olduğuna inanırdı. Çünkü bu dağ yalnızca taş ve topraktan ibaret değildi. O; tanrıların unutulmuş izlerini, kahramanların kanını, yeminlerin yankısını barındıran ve toprağın belleği olan kutsal bir mabetti.

Altan içinse bunlar, kâr marjını engelleyen eski çağ masallarıydı. O, dağı bakir bir altın maden sahası, yeraltı cevherini ise vadedilmiş bir servet ve kariyer sıçraması olarak görüyordu. Şirketin operasyonu hızlandırma baskısı altında; rezerv tespiti, basınç ve kütle direnci ölçümleri onun tek kutsal kitabıydı.

Hektor-1 delme makinesi, yüz yedi metre derinlikte granit katmanı delerken metalin katmana sürtünmesinden çıkan ses, dağın içindeki dirençle adeta güreşmekteydi. Matkap birdenbire durduğunda kontrol panelindeki göstergeler sustu. Ancak bu sessizlik normal değildi; yerin yüz yedi metre derinliğinden, dev bir canlının kemik çatlamasını andıran metalik bir inilti yükseldi.

— Şefim, ilerlemiyor, dedi Cem gürültülü sahada sesini yükselterek. GPR ve ERT parametreleri önümüzde tanımlanamayan bir yoğunluk olduğunu söylüyor ama matkap sanki çelikten bir duvara çarpmış gibi. Elmas uçta aşırı zorlanma var.

Çadırdaki operasyon masasında oturan Altan, güneş gözlüklerini biraz indirerek GPR, EM, ERT ve sondaj log verilerini dikkatle inceledi. Kendinden son derece emin bir tonla:

— Tekrar çalıştır. Devam et! dedi.

Başındaki kovboy şapkasının ucunu çekiştirdi. Son teknoloji, mühendislik nirvanası makinelere güveni tamdı.

Güneşli ilkbahar sabahında keyfini bozacak birkaç sert formasyonun elbette icabına bakılırdı. İsminin yazdığı kupadan viskini yudumladı. Kulaklıklarını taktı. Metallica’dan The Unforgiven şarkısını yüksek sesle dinlemeye koyuldu. Hektor’un tijleri ahenkle dönüyordu. Bu manzara karşısında daha da keyiflenen Altan, birazdan damara ulaşırız düşüncesiyle, purosunu makasladı, kokladı. Puro, hak ettiği ritüeli tamamlamanın gururuyla ateşe verilmeye hazırdı. Gümüş kasa Zippo’nun açılış sesi duyuldu.

Matkap o gizemli çeperi yardığı anda kulakları sağır eden bir infilak sesi yükseldi. Patlamanın şok dalgasıyla Hektor-1’in tijleri üç yerinden kırıldı, enerji kesildi ve gün ışığını gri bir toz bulutu kapladı. O esnada, hemen ilerideki komuta çadırı patlamanın yarattığı basınçla karton bir oyuncak gibi sarsılırken; çadırda masalar ve sandalyeler devrildi, ekranlar karardı. Metallica’nın sert tınıları yerini cızırtılı bir can çekişme sessizliğine bırakırken Altan öne savrulup başını sert bir yere çarptı ve her şey karardı. Oraya buraya savrulan kaya parçacıklarının momentumları da sıfırlanınca sessizlik oluştu.

Altan, yoğun ışıkta gözlerini açmakta zorlandı. Havada hem ferah hem de metalik bir koku vardı. Şakaklarından sıcak bir kan inceden akıyordu. Kulakları zonkluyordu. İçinde bulunduğu olağanüstü ortamı ağzı yarı açık şekilde izlerken dışarıdan bakan biri için o, ilkel bir şaşkınlık hâlindeydi. Gözleri hayranlıkla, her biri farklı bir ritimde dönen yedi devasa ışık çarkına ve içlerinden altın renginde süzülen DNA sarmalına benzer veri nehrine takıldı. Gördüklerinin ne olduğunu algılamakta zorlanıyordu; içgüdüsel olarak ürkütücü o düşünce geçti zihninden: Hay lanet! Ölmüş olmalıyım.

Uzaklardan örse inen çekiç seslerini fark etti. Ritmik, tok ve ürkütücü… Sanki uzaklardaki bir ocakta metal dövülüyordu.

Bedeni ateşin içinden çıkmış bir kılıç gibi parlayan kudretli bir varlık belirdi. Omuzlarında heybetle duran, parlak balık pulları gibi üst üste perçinlenmiş zırhı; her bir pulu sanki yaşayan birer devre kartıymış gibi ritmik ışıklar sızdırıyordu. Yüzünde öfke, şefkat ve tuhaf bir delilik seziliyordu. Bu muazzam adamdaki tek kusur aksayan bir ayaktı. Altan’ın zihninde çocukluğunda dinlediği mitler, eski kitaplarda gördüğü gravürler ve unutulduğunu sandığı tanrı isimleri bir anda birleşti.

— Hephaistos… diye korkuyla fısıldadı, boğazı kurumuştu.

— Verdiğiniz isimlerden biri, dedi Demirci Tanrı. Sesi, örse vuran çekiç gibi tok ve keskindi. Sadece demir dövmem; dünyanın dengesini de korurum.

Altan yedi çarka baktı. Yedinci olanı çatlamıştı. Hektor-1’in elmas ucu da paramparça olmuştu. Diğerlerinden soluk olan bu çarkın üzerinden kan rengine benzer bir sıvı, zümrüt taşlarla kaplı zemine doğru akıyordu.

— Yedinci Hat, dedi Hephaistos. Dünyadaki yüzlerce hattan biri. Diğer hatlardan tek farkı, sembolik önemidir. Zeus’un ilk soluğunun Gaia’nın kucağında buluştuğu yer… Makinen sadece bir delik açmadı; Gaia’nın damarlarından birini de yaraladın.

Öfke dolu gözlerle çatlamış çarkın etrafında dolaşarak yapıyı inceliyor, sesi perde perde yükseliyordu:

— İnsanlar zeki oldukları kadar aptal, bencil ve umursamazlar. Doğayı yaraladıkları her düşüncesizlikte, kendi hayatlarında ve gelecek nesillerin yaşamında geri dönülemez derin yaralar açarlar.

Altan bu azametli varlık karşısında çekinerek:

— Nasıl düzeltebilirim? diye sordu.

—Bunu yalnızca mekanik bilgiyle düzeltemezsin. Demir kadar sağlam, su kadar temiz bir kalp de gerekir, dedi Hephaistos. Topallayarak konuşmasına devam etti: Bilim seni buraya getirdi ama ancak hatandan ders çıkardığında seni buradan çıkarabilir. Bazı kapılar yalnızca saygıyla açılır. Diz çök ve anlamaya çalış!

Hephaistos’un bu emri aslında bir uyanış çağrısıydı. Altan bir an tereddüt etti ve  yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Modern insanın kadim doğaya karşı dürüst bir boyun eğişiydi. Parmaklarını titreyen zümrüt zemine koyduğunda, cihazlarının ölçemediği o devasa veri nehrini hücrelerinde hissetti. Zihnindeki karmaşık formüller ve kâr marjları silindi; yerini dünyanın kendi kalp atışına, anlayamadığı ama varlığını reddedemediği yedi vuruşluk o kutsal ritme bıraktı. Gözlerini kapattığında artık fiziksel bedenden bahsedilemezdi. Kayanın içindeki o ince sızıyı duyarken, matkabın açtığı gediği kendi vicdanında derin bir yara olarak hissetti. O an anladı ki; doğayı yaralamak, aslında kendi özünü yaralamaktı.

Yedinci Hat üzerindeki çark Hephaistos’un yardımıyla tamamen onarıldıktan sonra Altan’ın kalbindeki yük de kalktı. Gözlerini açtığında kırılan çarkın düzeldiğini gördü.

Hephaistos’un bas sesi son kez duyuldu:

— Artık yalnızca bir mühendis değilsin; sen de bu dağın muhafızısın. Dağın kalbini koru!

Altan gözlerini açtığında gün ışığı maden sahasındaki yıkıntının üzerine düşüyordu. Toz perdesinin içinden derinlerden karmaşa sesleri geliyordu. Kulaklarında çınlama oldukça rahatsız ediciydi. Etrafındaki her şey kısmen aynı görünüyordu. Yerin metrelerce altında olduğunu düşünmüştü. Düş görmediğine adı kadar emindi. Oysa masanın ayaklarının dibine abanmış vaziyetteydi. Sol elini şakağına götürdü. Herhangi bir kanama yoktu.

Doğrularak sandalyeye oturdu. Pejmürde hâldeki masanın üzerindeki jeolojik haritaları ve şirketin beklediği raporları bir kenara itti. Dirseklerini masaya dayadı, başını ellerinin arasına aldı.

Üstü başı toz toprak içinde, telaşla yanına gelen Cem:

— Şefim, büyük tehlike atlattık! diyerek konuşmasına ara vermeden devam etti. İyi misin? Berbat görünüyorsun. İşçiler şükür iyi ama Hektor-1 ve diğer makineler pert olmuş.

Altan masada duran şişedeki suyu yüzüne döktü. Hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

— İşçiler iyiyse gerisi önemli değil.  Bir süre gözleriyle yatışmış toz bulutunun ardından geriye kalan virane manzarayı izledi.

— Makinelerle beraber kibrimiz de yerle bir oldu. Cem, dedi. Eğilerek yerdeki şapkasını aldı, silkeleyip başına taktı.

Cem şaşkınlıkla baktı. O hiç böyle konuşmazdı.

— Şefim, akıl alacak gibi değil. Lidar verileri önümüzü boş gösteriyordu. Matkabın zorlanacağı hiçbir kütle yoktu orada. Fizik kurallarına göre o tijlerin kırılmaması gerekiyordu. Belki yoğun bir manyetik anomaliye girdik. Ya da yer altında sıkışmış bilinmeyen bir enerji boşalması yaşandı, bilmiyorum.

Altan gözlerini ufuktaki dağa dikti.

— Cihazlar yanılmadı Cem, dedi sakin bir sesle. Sadece kapasiteleri sınırlıydı. Mesele dağın dilsiz olması değildi; bizim onu dinleyecek kulaklarımızın henüz açılmamış olmasıydı. Artık makinelerin ne gördüğünden çok, dağın ne fısıldadığıyla ilgileneceğiz.

— Peki, şimdi ne yapacağız? dedi Cem, elindeki tabletin ekranını telaşla silmeye çalışırken.

— Bir süre yalnız kalmalıyım, diye cevap verdi Altan, sesi rüzgârın uğultusuna karışırken. Sen prosedürleri uygula, raporları hazırla.

Cem, şefinin bu beklenmedik sükûneti karşısında bocaladı. Elindeki bareti sinirle sıkarak, patikaya doğru ağır adımlarla yürüyen Altan’ın arkasından bakakaldı. İki eliyle tamam işareti yaparken sesli düşündü: Şef sandığımdan daha kötü durumda, kafaya sağlam darbe yedi herhalde. Baret takmazsan olacağı bu tabii, artist kovboy!

Orman patikasına henüz ulaşmıştı ki Altan, yüzüne çarpan rüzgârı durup hissetti. Dağın keskin ot kokuları sanki ilk kez ciğerlerine doluyordu. Dağın zirvesinde, güneşle birlikte kayaların üzerinde altın rengi bir hâle yükseldi. Sanki dağ ona hoş geldin der gibiydi.

O selamı yalnızca Altan gördü.

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Tags: #kısaöykü#mitolojikurguöykü
Previous Post

Zeynep Yazan Kimdir? Sevgiden Yoksunluğumuz Yazarıyla Özel Röportaj

Next Post

Ahmet Arif… Sevgi ile, saygı ile, hasret ile…

Mikail Çağlar

Mikail Çağlar

1988 yılında doğdu. Mühendis. Edebiyat, sinema, klasik gitar, trekking vs. tutkunu. Mylasa, öykü kitabı, 2020 yılında yayımlandı. Kozmik ve sanatsal görseller için:

Next Post
Ahmet Arif… Sevgi ile, saygı ile, hasret ile…

Ahmet Arif... Sevgi ile, saygı ile, hasret ile...

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Öykü: Mustafa Ünver / Mevlevi Tekkesinde Bir Aşk Öyküsü
  • Öykü: Mustafa Ünver / Salıncaklı Yumurta
  • Öykü: Mustafa Ünver / Afrika Zambakları
  • Ahmet Arif… Sevgi ile, saygı ile, hasret ile…
  • YEDİNCİ HAT

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.