Köy evimiz, tepenin yamacında eğreti tutturulmuş bir kutu gibiydi. Minibüsten
aşağı, yolun başında indim. Karanlığın içinde yalnızca çatırdayan buz sesleri
duyuluyordu. Dondurucu soğuk mu, yoksa yüreğimdeki sızı mı daha beterdi,
bilemedim. Evin önündeki duvara yaslanıp biraz soluklandım. Ay, geceyi gündüz
gibi aydınlatıyordu. Ahşap kapının pervazında, anamın boyumu ölçtüğü çentikler
hâlâ duruyordu. On sekiz yaşıma bastığımda, bir karanfil demeti çizmiştik
beraber. Parmaklarımı karanfillerin üstünde gezdirdim. Kokusu burnumun direğini
sızlattı. “Çizilmiş karanfil kokar mıydı? Vallahi kokuyorlardı” Derin bir nefes aldım;
ciğerlerime dolan soğuk hava bir cesaret verdi ki, ahşap kapıyı hışımla açtım.
Avluya girdiğimde, bir zebani gibi karşıma dikilmişti. Avurtları çökmüş,
aynıydı. Babam karşımdaydı. Tüm çocukluğum bir anda gözümde canlandı.
Vazgeçtim. Göz göze geldiğimizde sesimi yükselterek sordum:
Ses vermedi. Bağırarak yeniden sordum.
yapışacak sandım.
“Ben kahveye gidiyorum, sen evde kal. Emmilerde kalırım.”
Bu umursamazlığı karşısında kabaran öfkemi dizginlemek için dişlerimi sıktım.
Sıktım. Bir daha haykırdım:
işaret etti.
takılırdı. Şu hayattaki tek dileği kabul olmuştu. Keşke kurtulmayı dileseydi
anacığım. Keşke buralardan kopup giderken benimle gelmeyi kabul etseydi.
Kafamdan bunlar geçerken yürüyordum. Karın üzerinde attığım her adımın sesi,
yavaş yavaş çığlığa dönüşüyordu. Yürüdüm, yürüdüm. Mezara vardığımda gözüm,
tahtada yazan isme takıldı. İşte o an öfkem köpürdü de köpürdü. Kalbim
patlayacak gibiydi. “Bu kadarına da izin vermem! “Diye bağırdım. Çığlığım bacası
tüten damlara örtü oldu. Acımı duyan olmadı. Gece, gündüz fark etmezdi. Gözleri
kör, kulakları sağır değiller miydi? Öyle olmasaydı, babamın zulmüne biri çıkıp da
“dur” derdi.
Kendimi toparlayıp, başımdaki siyah örtüyü sıyırdım. Katlayarak çantama
yerleştirdim. Neredeyse belime kadar uzattığım tek örgü saçımı önüme aldım.
Yanımda getirdiğim makası çıkartıp, birkaç hamlede saçlarımı ense kökünden
kestim. Mezarın üstündeki taze toprağı, ellerim uyuşana dek kazıp saçları
gömdüm. Anneannemin, anamın kesilmiş belikleri sandıklarını beklerken; benim
saçlarım da anamı beklesin istedim. Hırsla ayağa kalktım. Soğuktan dişlerim
birbirine öyle çarpıyordu ki, sanki tek tek ağzımdan döküleceklerdi.
“Yarın geleceğim. Vedalaşacağız.”
Aşağı indiğimde, iki göz odalı evi, sac sobadan dışarı vuran alev aydınlatıyordu.
Zühre gelip sobayı yakmış ve kaçmıştı. Belki de kendisiyle yüzleşeceğimi
hissetmişti. Oysa kan kardeşi değil miydik? Ne zaman değişmişti her şey?
Esaretini kendi yaratmıştı. Ama öfkesi belli ki banaydı. Zamana sıkışmış bu köyde
kalmak Zühre’nin tercihiydi. Aslında benden değil, kendinden kaçıyordu. İkimizin
de hayalleri vardı. Ben hukuk, o tıp okuyacaktı. Okurdu da zehir gibi bir kafası
vardı. Deli gibi ders çalışırdık. Anam, Zühre’nin anasızlığı canını daha fazla
yakmasın diye ona benden çok kol kanat gererdi. Ta ki hayatına Emrah girene
kadar. Aşkın ne kadar kör edici ve yıkıcı olabileceğini ben o zaman gördüm. Tüm
hayallerinden ve kendinden vazgeçişinin öfkesini derinlerde hâlâ hissederim.
Anam en son mektubunda, “Bebesi olacak, gel de gör,” demişti. Nasip bu acı
güneymiş dedim ama ne onu ne de bebeğini görebildim. Anılar birbir sıraya girip
tozu dumana katarken ben, dokunur dokunmaz açılan evin kapısından, eskiden
olduğu gibi çantamı kapı eşiğinden içeri fırlattım. Botlarımı dışarda iyice yere vura
vura temizledim. Anam derdi ki: “Mezarlık toprağını hanene sokma, üstüne ölü
ağırlığı çöker.” Daha neler neler söylerdi. Şimdi her sözü, duvarlarda asılı bana
fısıldıyor gibi.
İçeri girip divana oturdum, saman dolu yastıklara sırtımı dayadım. Ayaklarımı
karnıma doğru çektim. Ağlamak istedim, birkaç anlamsız hırıltı çıktı. Kısalmış
saçlarımı parmaklarımın arasına sıkıştırdım. Bir tutam saç kopardım, canım yansın
da ağlayayım diye. Olmadı, ağlayamadım. İçim titredi. Yüklükten beraber
diktiğimiz, yeşil kuşlu yorganı çıkartıp yatağımı serdim. Yün yorganın içine
girdiğimde, bir an anam kucaklıyormuş gibi hissettim.
Göz pınarlarımda biriken ama bir türlü akıtamadığım yaşlardan ağırlaşan
gözlerimi kapattım. Düşle gerçek arasında gelgitteydim. Sanki tüm anılar, sözler
dört nala üstüme geliyordu. O, bu hayatta ruhuma iyi gelen tek insandı. Yalnızlık
nasıl sevilir, ondan öğrenmiştim. Ve hayata dair birçok şeyi…
Habersizce gömdüklerini duyduğumda çok yaralandım. Ölümünü
kabullenemedim. Sanki bir sokakta karşılaşacak, aynı pınardan su içecek, eğersiz
bir atın yelesine yapışmış geri gelecek gibi hissettim durdum. Sığındığım, yün
döşeklerinde ısındığım, ruhumu gaz lambası ile aydınlattığım bu kerpiç damlı ev,
anamla beraber ölmüştü. Yorganın altından çıkıp, gaz lambasını son defa kendim
ve anamın ruhu için yaktım. Ne zaman dalmıştım, sabah ne zaman olmuştu,
köpeklerin havlamalarına uyandım. Hızlıca yataktan kalkıp, giyinip çıktım. Arka
yola inerek minibüsü beklemeye başladım. Üşümemek için bulunduğum yerde
zıplıyordum. Uzaktan korna sesini duyup başımı o yöne çevirdiğimde, kırmızı
minibüsün önünde sallanan kuşu gördüm. Sanki zamanda geri dönmüş, okula
gitmek için bekleyen kızdım. Benden başka hiçbir şey değişmemişti. Aynaya asılı
kuş bile.
Hızlıca araca binerek cam kenarına oturdum. Yol boyunca tırnaklarımı yedim.
Anam kaç kere acı biber sürmüştü ama nafile. İlçe meydanında inip, kırtasiyenin
önünden geçerken kapıda duran kumral, ince adamla göz göze geldik. Ben onu
tanıdım.
Onun tanımamış olmasını umut ederek uzaklaşırken, adımı duydum:
“Zümrüt, Zümrüt.”
Dönerek iki adım geriye yürüdüm.
“ Aaa, görmedim, Tarık.”
“Selamsızdan mı geldin kızım?”
“Liseden sonra ne ettin kız? Uçup gittin buralardan.”
Diye başlayan sıkıcı ve anlamsız bir sohbetten sonra oradan ayrıldım. Kendi
kendime “Bu sığ adama mı aşıktın? Ne cahillikmiş,” diyerek biraz söylendikten
sonra birkaç sokak arkada, mermerci Muhittin abinin dükkânına yöneldim. Okul
zamanında arkadaşlarla gelip kitaplardan, dünya meselelerinden konuşurduk.
Bizim üzerimizde kalıcı etkisi olmuş, bakış açımızı değiştirmişti. Bu yüzden ona
“Filozof” demeye başlamıştık. İçeri seslendim:
“Muhittin abi! Muhittin abi, neredesin?”
Yazıhaneden, sol ayağını sürüyerek, saçları bembeyaz olmuş, küçücük kalmış bir
adam çıkıp bana doğru yürümeye başladı. Onu tanımakta zorlandım. Sadece
bakışları aynı kalmıştı. “Zaman ne acımasız,” diye düşündüm. Ya o bakışlarda da
olmasa, nasıl tanıyacaktım?
“Buyurun, ne istemiştiniz?”
“Benim abi, tanımadın mı?”
“Yok, çıkartamadım.”
“Zümrüt ben abi. Namı diğer “çok bilmiş”
“Ahh çocuğum, sen nerelerdesin?”
Öyle şefkatle ve özlemle sarıldı ki, ağlayamadığım günlerin acısını hıçkırıklara
boğularak çıkarttım. Sessizce birkaç dakika bekledikten sonra:
“Gurbete gitti dediler senin için,”
“Babamı bildin mi?”
“Bildim. İblisi tanımam mı?”
“Ben üniversiteyi kazanınca, “Benim sokağa saçacak param yok, yollayamam
okula falan,” dedi. Ben de “Eyvallah,” dedim. Tası tarağı toplayıp büyük şehirde
okumaya gittim. Anam gizliden, anasından kalan dört bileziği verdi. Sonrası Allah
kerim. Hem çalışıp hem okuyorum.”
“Bitti mi okul?”
“Hukuk fakültesinde son senem abi. Savcı olmayı kafaya koydum.”
“Tam da mesleğini bulmuşsun.”
“Anamı kurtaracaktım ya. Olmadı.”
“Duyduk, Hakk’a yürümüş. O Nemrut, sessiz sedasız gömmüş. Selasını bile
verdirmemiş”
“Benim de sonradan haberim oldu abi. Öfkemi kelimelere dökemem. Senden bana
bir şey yapmanı isteyeceğim.”
Elimdeki kâğıdı uzattım. Okuduktan sonra yüzüme öyle bir baktı ki:
“Bir iki saat sürer.”
“Beklerim abi. Bir de kırmızı karanfil çizi ver, olur mu? Bugün her şeyi bitirip
döneceğim”
“O vakit Şaban Usta’nın oradan sana bir şifalı çorba söyleyelim, beklerken içersin”
Çocuksu bir sevince kapıldım, ellerimi çırparak;
“Eski günlerdeki gibi.”
Şaban abinin çırağı, üstünde dumanı tüten çorbayı getirdi. İçine doğradığım
ekmekleri doldurdum. Ağzım yana yana hızlıca bitirdim. Şerefin kahveden bir de
salep söyledi Filozof. İçerken her zamanki gibi tarçını burnuma kaçırdım. Şu an
burada, kendimi bir yere ait hissettim. Ve bir bütünün parçası. Öyle böyle iki saat
geçmişti. Muhittin abi, ince bir beze sardığı paketi uzattı:
“İşim bitti.”
“Borcum nedir abi?”
“Borcun yok. Savcı hanım olduğunda bir çorba ısmarlarsın, ödeşiriz.”
Ne yaptıysam para almadı. Elimdeki yükle, geldiğim gibi geri döndüm. Minibüsten
iner inmez nefes nefese, ağacın altındaki mezara kadar yürüdüm. Üzerinde
“Elektrikçi Kamilin karısı, ruhuna Fatiha” yazan tahtayı alıp, fırlattım. Bezin
içinden mermer parçasını çıkartıp, mezarın başucunda yer açarak yerleştirdim.
Ayağa kalkıp birkaç adım geri çekildim. Üzerinde kırmızı bir karanfil açmış…
Narin Ana Burada Dinleniyor.
Ruhuna El-Fatiha.
Son kez toprağını okşayıp, sandıktan çıkarttığım yazmasına sarılı kalın siyah
peliğini kokladım. Sen benim saçımla, ben senin saçınla hasret gidereceğiz anam.
Ve kendi bilinmezime doğru yola koyuldum.