Kalabalık sesler. Yılgın duvarlar. Yıkılacakmış gibi uğultulu, puslu sokak kaldırımlarından hızla uzaklaşmaya çalışıyordu.
“Dur!”
Bir ses. Korku filmindeki kâbus dolu rüyadan kan-ter içinde uyanmış bir oyuncu gibi ter bastı bütün bedenini. Ne yapacağını bilmeden, bulunduğu kaldırımın sağında üzerine devrilecekmiş gibi duran evin kerpiç duvarına yaslandı. Şöyle bir geriye baktı.
Karşısında duran adam, yirmi beş yıllık hayatının en az üç yılını bu üniformalı emniyet teşkilatından kaçarak geçirdiği bir mahalle bekçisiydi.
Ağzının kenarında gezdirip durduğu sigarasını işaret etti.
“Ateşin var mı?” diye sordu. Sigarasını yakması için Murat’a doğru uzattı.
Murat telaşla ceplerini karıştırdı. Çakmağını çıkarıp bekçinin sigarasını sessizce yaktı. Sonra tek kelime etmeden, ardına bile bakmadan koşar adım oradan uzaklaştı.
Bir sokağın “Cin Geçidi” yazılı levhasının önünden, arka sokaktaki bir evin tahta kapısının tokmağına hızlıca vuruyordu. İçeriden gelen “Kim o?” sesine “Benim, Murat.” dedi. Sonra sağına soluna bakarak açılan tahta perde kapıdan içeri girip “Turgay içeride mi?” dedi.
Karşısında duran kısa, tıknaz boylu, pala bıyıklı adam “İçeride, seni bekliyor.” diyerek “Takip edilmedin ya?” diye sordu. Murat o an “Sanmıyorum, kimse yoktu.” diyerek içeri girdi.
“Merhaba.” dedi Murat. Yerde bağdaş kurmuş eski bir minderin üzerinde, yanında Murat’ın tanımadığı iki adamla beraber oturuyorlardı. “Hoş geldin.” dedi Turgay, Murat’a dönüp “Her şey yolunda mı?” diye devam etti. Sonra yanındaki adamları Murat’la tanıştırdıktan sonra başka odaya geçtiler.
Turgay saatine baktı. “Saat on bir. İkide tren garının o metruk binaların orada seni bekleyen biri olacak. Şu adrese gideceksiniz beraber. Daha sonra orada bir kişi daha katılacak size. Üçünüzün sırtında aynı renk çanta ama sadece birinde, gideceğiniz adreste size verilecek bir emanet olacak. Daha sonra biriniz otobüs garına, biriniz tren garına, diğeriniz de havaalanına gideceksiniz.” diyerek ne yapması gerektiğini anlattı Murat’a.
“Peki, gelecek olanlar kim?” diye bir soru yöneltti Turgay’a Murat.
Turgay “Soru sorma Murat. Ne deniyorsa onu yap. Biliyorsun bu işler şakaya gelmez. Küçük bir hatada her şey mahvolur.” dedi.
“Tamam.” dedi Murat. Ama yüreğinin bir köşesinde bir sızı vardı.
Köyde küçük kardeşi Zeliha ile annesini öylece bırakıp gelmişti bu koca şehre, okumak için. Annesi Gülsüm Teyze, oğlu Murat’ın mühendis olacağı günlerin hayaliyle her gün gözyaşlarıyla dua ediyordu. Bir tanecik oğlu ile biricik kızı Zeliha’sı vardı. Ne günler görmüştü. Savaşlar, darbeler, yokluk. Oğlu Murat mühendis olacak, kızı Zeliha da öğretmen olmayı istiyordu. Biliyordu ki abisinin desteğiyle o da öğretmen olacaktı.
Murat, Turgay’ın dediği yere gecenin karanlığında gitti.
Karşısında ince, zayıf, ela gözlü, ilk defa gördüğü kumral saçlı bir kız duruyordu. Murat bir an duraksadı.
Kız “Hey, merhaba, ben Buket.” diyerek kendini tanıttı. “Turgay abinin dediği kişi sen olmalısın.” dedi.
Murat, Buket’in ince zarif bakışları karşısında biraz şaşkın, kekeleyerek “E-evet.” dedi. “Evet, ben de Murat.” diyerek kendini tanıttı.
Buket: “Hadi, buradan tren garına gideceğiz.” diyerek gecenin sisli, soğuk karanlığında sırtlarında birer çantayla tren garının terk edilmiş memur evlerinin kuytu sokaklarına sessizce girdiler.
Murat şaşkındı. Böyle güzel bir kızın tanımadığı insanlara güvenip nasıl geldiğini merak ederken birden kardeşi Zeliha geldi yine aklına. Küçükken elektrikler gidince annesi işte olurdu. Gecenin karanlığında sessizce ağlardı Zeliha. Murat kardeşinin hıçkırıklarına uyanır, sonra kardeşinin yanına gider ona hikâyeler okurdu uyuması için.
Yine böyle Gülsüm Teyze’nin işte olduğu bir akşam, dışarıda gök gürlemesiyle yağmurun cama tık tık vurmasıyla Zeliha ağlamıştı. Murat kardeşinin hıçkırıklarına uyandı. Sonra koşarak kardeşinin yanına geldi. Abisini karşısında görünce Zeliha, uçurumun kenarından düşerken elini tutan bir melek gibi görmüştü abisini.
Murat kardeşine “Korkma Zeliha’m, ben buradayım. Hadi sen uyu, ben hep burada olacağım.” demiş ve eski bir yağmur perisi hikâyesini kardeşine anlatmaya başlamıştı.
“Bir varmış, bir yokmuş. Bundan çok uzun zaman önceleri köyün kesilen ağaçlarının üzerinde yağmur yağdığı zaman bir ışık belirivermiş. Köylüler kestikleri ağaçların dallarında oluşan ışıkların ne olduğunu anlayamasalar da devamlı ağaçları keserlermiş.”
Bir gün yine kesilen bir ağacın dallarının arasından beyaz periler insanlara seslenmeye başlamıştı: “Kesmeyin dalları, yıkmayın köyleri. Birbirinizi sevin. Sevin ki kırılmasın çocukların gönülleri.” deyip kaybolmuş ışık. Ondan sonra o köyde bir tane bile ağaç kesilmemiş.
Zeliha uykuya dalmıştı bile. Murat hayallerinden kendine gelmiş, o yağmur yağan sokaklardan, sisli karanlık tren garının metruk binalarının arasında Buket’le kendilerine katılacak olan kişiyi beklemeye devam ediyordu. Hafif sisli geceye bulutların ağlaması da karışmış, Murat ile Buket o gözyaşlarının altında ıslanmaya başlamışlardı. Biraz korku, biraz da belirsizlik titretiyordu ikisini de. İleride metruk binaların arka bahçe duvarlarının oradan bir karartı göründü. Buket ile Murat önce birbirlerine baktılar. Sonra Buket, Murat’ın ne olduğunu bilmeden “Murat koş!” diyerek Murat’ın kolundan itekleyip kaçmaya başladılar. Murat hâlâ ne olduğunu anlamamıştı. “Çabuk ol, Murat çabuk! Yakalanırsak her şey biter.” diyordu. Murat, Buket’le beraber koşuyordu. Hem koşuyor hem de “Ben neden bu işlere girdim ki?” diyordu kendi kendine. Arkalarında kim olduğunu bilmediği silahlı adamlar, yanında tanımadığı güzel bir kız, köyde annesi ile kardeşi ve benliğinden sıyrılmış bir Murat, lise yıllarında yazdığı şiirler, şimdi ne yaptığını bilmediği oyunlar vardı.
Sonunda eski bir su kanalının oradaki köprünün altındaki kovuğa saklandı ikisi de. Murat “Kim bunlar?” dedi.
“Bunları boş ver sen.” diye karşılık verdi Buket. “Onlar benimle alakalı kişiler.” diye geçiştirdi.
Murat “Neden buradayız?” dedi Buket’e.
Buket “Ben de bilmiyorum.” dedi. “Gelecek olan kimdi? Bize verilen çantada ne var? Niye koşuyoruz? Sen kimsin mesela? Bu dışarıda birbirini yiyen kalabalıklar, yaşamak isteyen çocuklar… Herkes neden böyle düşman ve güvensiz?” dedi Murat. Buket Murat’ın kolundan tuttu. “Biraz sakin ol.” dedi ama “Ben de bilmiyorum niye böyle olduğunu.” dedi. “Neden buradasın?” diye sordu. “Kimsen yok mu senin?” dedi. Buket Murat’a baktı. “İnsan bu dünyaya nasıl ve neden gelir bilemiyorsun. Ben de gelmişim dünyaya işte.” dedi. “Asıl sen anlat bakalım. Neden buradasın sen? Hem de okurken.” dedi. “Ailen yok mu?” diye sordu Buket. “Var.” dedi Murat. “Annemle kız kardeşim var.” “Bak ne güzel bir ailen var senin.” dedi Buket. “Peki neden buradasın?” diye sordu. Murat “Yaşayabilmek için.” dedi. “Hıh.” dedi Buket. “Yaşayabilmek için. Burada yaşatmazlar insanı. Burada sadece sömürürler. İşleri de bitince kaldırır çöpe dökerler. Peki sen niye buradasın?” diye sordu Murat da Buket’e. Buket kalbinin sökülüp tekrar tamiri için bir doktorun gelip tedavi ettiğini düşünerek anlatmaya başladı. “Ben.” dedi. “Yirmi dört yaşındayım. İlk gözümü açıp kendimi tanıdığımda bir yetimhanedeydim. On sekiz yaşıma kadar orada büyüdüm. Anneyi de bilmedim, babayı da. Sadece etrafımda benim gibi olan yetimleri bildim.”
Sonra birini gördüm. Sıcaklığı, sevgiyi onda olur sandım ve evlendim. Ama pisliğin biriymiş, bilemedim. Ben sadece sıcak bir yuvam olsun istedim ama olmadı. Yani bu dünyada ben kimsesizim. Ama bak senin annen ve kız kardeşin varmış.” dedi. Murat Buket’e baktı. “Bizi kovalayanlar eski eşin miydi?”
Buket acı bir gülümsemeyle Murat’a baktı. “Eşim olmadı maalesef. Sadece hüsrandı. Ama evet, sözde o. Yanındakiler de adamları. Neyse.” dedi Buket. “Hadi buradan ve bu pisliklerden kurtulup adamı bulmamız lazım. Sonra da sen dön köyüne Murat. Git annenle kardeşinin yanına. Hele ki kardeşini bu insan görünümlü sırtlanlara bırakma.”
Sonra usulca önce Murat çıktı bulunduğu yerden, sonra Buket. Oradan uzaklaşıp doğruca Turgay’ın yanına gittiler. Turgay, diğer adamla buluşamadıklarını ve Buket’in ayrıldığı kocasından dolayı işlerin ters gittiğini öğrenince bir tokat patlattı Buket’e. Murat’ın o anda içinde bir şey kopmuş gibi Zeliha geldi gözünün önüne. Sonra Turgay’a “Kızın suçu yok.” dedi. “Tekrar gideceğiz, tamam.” diyerek Buket’i alıp beraberce tekrar çıktılar.
Buket Murat’a baktı. “Bir an önce git evine.” dedi. “Burada bir şey olmayacak. Sadece tehlike ve ölüm var.”
“Tamam.” dedi Murat. “O zaman beraber gidelim. Sen de kendini kurtar bu kan emicilerden.”
“Buket nasıl olacak bu? Ben ne yapacağım?” dedi.
“Gerekirse benimle gelirsin. Yeni bir hayat kurarız beraberce.” dedi Murat. Buket’in gözlerinde yeni bir hayat belirdi o an. “Nasıl olacak o?” dedi. “Tanımıyoruz bile birbirimizi.” Ama yüreği tamir edilmişti sanki.
Murat Buket’e “Olur, olacak da.” dedi. “Eski Murat olacağım ben. Ama yeni bir hayatta sen de olacaksın, tamam.” dedi. Buket gözyaşlarını toprağın kurumuş bağrına bıraktı.
Sanki toprağa dökülen o sevgi tohumları Buket’in gözyaşlarıyla filizlenmeye başlamıştı bile. “Eskiden şiir okurdum, şiir yazardım.” dedi Murat. “Ama şimdi neler yapıyorum.”
“Buket, sen temiz birisin, kirlenmemişsin belli. Ama bu sokaklarda ben ne iğrençlikler gördüm. O yetimhanede o çocuklara ne oldu kimse bilmiyor bile. Açlık da gördüm, kavga da, hırsızlık da yaptım. Ve benim gibi niceleri var bu sokakta. Tek suçum kimsesiz olmak, kimsenin bize sahip çıkmaması.”
“Bundan sonra ben varım.” dedi Murat. “Ve beraberce köye gideceğiz. Sonra bakarsın okulu bitiririz, ben mühendis olurum. Yeni bir hayatımız olur. Ne dersin?” dedi.
Buket’in gözyaşları tohumu filizlendirmişti ve beraberce sırtlarındaki o çantaları yere fırlatıp doğruca otobüs terminaline gittiler.
Murat’ın gözlerinde yeniden insan olmanın ışıltısı var gibi kendi kendine mırıldanıyordu. “Buket bir şey mi dedin?” diyerek Murat’a baktı. Murat gülümseyerek “Eskiden şiir yazardım demiştim ya.”
“Evet.” dedi Buket.
“İşte o şiirlerimden birini mırıldanıyordum içimden.”
“Bana da okur musun?” diye ısrar etti Buket.
Murat gülerekten, istemeye istemeye lise yıllarında kendince karaladığı bir şiirini okumaya başladı:
Yarım kalmış yüreğin âşık-ı mehcûr,
Gönül sazına vuran eller benimdir.
Karşılığı olmayan sevdaya fücur,
Ateşin yakmadığı parçalanan tenimdir.
Dağların aktığı Ferhat’ta Şirin’sin,
Kerem’i yakanı Aslı’dan mı bilirsin?
Bırak sen sevmesen de o sevsin,
Yüreğime çok gördüğün yürek senindir.
Aşk-ı zindanda büyüten Züleyha’dan,
Mazlumu serkeş yapan bu dünyadan,
Gönül uçurumundan düşen candan,
Ölünce kabul etmeyen toprak kimindir?
Yürekler bir tende gizlenmiş, sormazsın,
Dilleri konuşur ama ne dediğini duymazsın.
Yüreğim kapalı der, sadece beni almazsın,
İsimlerini söylemeyip bari öyle sevindir.
Geçer zaman, akarak önümüzden geçer,
Sanki ayrı kullarız, birini birinden seçer.
Gözlerine bakınca yüreğim dert şarabın içer,
Ağlatarak çürütme, artık senin evindir.
Şiir bitince Murat gözlerini Buket’e çevirdi. Buket yine gözlerine bulutları misafir etmişti.
“İnsan neden ağlar ki?” dedi Buket.
“Merhameti olduğu için.” dedi Murat. “Bundan sonra hep mutluluk gözyaşı olacak hayatımızda.” Otobüs terminaline gelmişlerdi. Murat otobüse binerken arkasına dönüp son kez baktı. “Hayallerinin şehrine. Büyük şehrin derdi de büyük oluyormuş.” dedi. Sonra otobüse binerken arkadan bir ses: “Kestik!” Yönetmen ilk sahneyi bitirmişti.


