“Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lâzım.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
“İnsan bazen sustuğu için değil, sorgulamadığı için sessizleşir.”
İnsan, dünyaya yalnızca yaşamak için gelmedi. Anlam aramak, anlam kurmak ve anlamı yeniden inşa etmek için de geldi. Bu yüzden tarih boyunca insanın en büyük yolculuğu, bir yerden başka bir yere gitmek değil; bildiği bir düşünceden bilmediği bir hakikate doğru yürümek oldu.
Her yolculuk bir soruyla başladı.
Çünkü soru, düşüncenin ilk nefesidir.
Bugün ise cevapların çağında yaşıyoruz. Herkesin bir fikri var; fakat çok az insanın gerçekten bir sorusu var. Bilgi çoğaldıkça düşüncenin de çoğalacağını sandık. Oysa çoğu zaman bilgi, sorgulanmadığında yalnızca zihinde biriken sessiz bir kalabalığa dönüşüyor.
İnsan, hakikatten çok kesinliği seviyor. Çünkü kesinlik güven verir; soru ise huzursuz eder. Oysa hakikat, huzuru değil, cesareti sever. Kendisine yaklaşan herkesten önce eski kabullerini bırakmasını ister. Belki de bu yüzden çoğu insan gerçeği değil, değişmek zorunda kalmayacağı düşünceleri tercih eder.
*Sokrates, “Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.”* derken yalnızca felsefenin kapısını aralamıyordu; insanın kendi içine dönmesi gerektiğini de hatırlatıyordu. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, başkalarını tanıdığını sanması değil; kendisini tanımayı tamamladığını düşünmesidir.
Belki de en ağır cehalet, hiçbir şey bilmemek değildir. Asıl cehalet, bildiklerini yeniden düşünmeye ihtiyaç duymamaktır.
Modern çağın en büyük paradoksu da burada başlıyor. Hiç olmadığı kadar konuşuyoruz; ama birbirimizi daha az dinliyoruz. Hiç olmadığı kadar bilgi üretiyoruz; ama daha az tefekkür ediyoruz. Düşünce hızlandıkça derinlik kayboluyor. Çünkü hakikat acele edenlere değil, beklemeyi bilenlere görünür.
Sessizlik çoğu zaman kelimelerin yokluğu sanılır. Oysa insan bazen en gürültülü kalabalıkların içinde de sessizdir. Çünkü gerçek sessizlik, sesin değil; merakın kaybolduğu yerdir. Bir insan soru sormayı bıraktığında yalnızca öğrenmeyi değil, dönüşmeyi de bırakır. Düşünce donduğu anda ruh da durağanlaşır.
Belki de insanı insan yapan cevapları değildir. Onu insan yapan, kendisini rahatsız eden sorular karşısında kaçmamayı seçmesidir. Çünkü her hakikat, önce bir şüphe olarak doğar; her bilgelik ise “Bilmiyorum.” diyebilme cesaretiyle başlar.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormaktan vazgeçmemeliyiz:
*Sessiz olan gerçekten dilimiz* *mi, yoksa uzun zamandır soru sormayı unutan zihnimiz mi?*
Belki de en büyük sessizlik, konuşmamak değildir.
*Sorgulamamaktır.*


