• Destek
  • Üye Ol
  • Yazar Girişi
  • Abone Ol
0 553 423 00 17 kibelekulturs@gmail.com
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol
No Result
View All Result
Kibele Kültür Sanat Dergisi | Hayatı Doğuran Sanat  |  Hatice DÖKMEN
No Result
View All Result
Home Öykü

Sana Başrol: Evsizsin Sokakta Kalıyorsun

Metin Arpacı

arpaci . arpaci
5 Ekim 2026
. Öykü
0
0
SHARES
13
VIEWS
Share on FacebookShare on Twitter

 

Oyuncu koçunun yönetmene önerisi gereği bugün sokağa düştüm. Sokak karanlık bir huzme içinde dans ediyordu. Hayatımda ilk defa sokakta yalnız başına üç gece geçirecektim. En azından yönetmenin kararlaştırdığı şekliyle üç kısacık gece. Yönetmen çekeceği filmi için başrol adaylarından bir istekte bulundu. Bu şartı yerine getirenlerle yoluna devam etti. Şimdi testin ilk aşamasındayız. Sıfır lirayla hayata evsizlerin penceresinden bakıp onların çektiği ızdırabı anlamaya çalışmamızı istiyor. Bunun gereği olarak beni gecenin birinde Kızılay’da bir arka sokağa bırakıp gittiler, inanabiliyor musunuz, çekip gittiler. Şartlar gereği cebimdeki konum sinyalimi kapatamam. Üç gün boyunca bir kuruşum olmadan hayatta kalacağım. Sinema camiasında tanıdık bir sima olmadığım için kimsenin bana yüz vereceğini düşünmüyorum. Sokaktan geçen hiçbir insan beni bu yırtık pırtık giysilerle hali vakti yerinde biri olduğuma inanmaz. Kim inanabilir? Bendeki bu tiyatro sevdası, insanın yaratılış mayasındaki oyuncu dehasına duyduğum bağlılık değil üç gün, üç asır derbeder kalmama yetecek güçte. İşimin bilincindeyim.

Beş saat arayla bulunduğum konumdan rapor iletmem gerekiyor. Bunun için tuşlu kontörlü bir telefonu cebime tıkıştırdılar. Şu an gecenin ikisinde ilk raporumu vereceğim sonra sabahın tan ağartısında ta saat yedide, sonra öğlene doğru on ikide, ardından ikindiye doğru saat dörtte, akşam dokuzda ve yine saat gecenin ikisinde.  Üç gün boyunca bu hal üzere döngü sürüp gidecek. Şartlar sadece bunlarla da kalmıyor, mutlaka evsiz barksız insanlar bulup onlardan biriymiş gibi rolümün hakkını vererek bir oyuncu sarraflığıyla yaklaşmam gerekiyor. İşin özeti onları bu kısacık üç günde tanımam icap ediyor.

Bu gece yatış için kendime en korunaklı yer olarak Çankaya Belediyesi’nin en alt katında yer alan Sakarya camisini gördüm. Etrafta kimsecik yok, sokaklar yalnız sessizlikler içinde, kalbimin atışlarını bile duyuyorum. Hemen camlı kapısına yöneldim, otomatik kapı açılmadı. Normalde girişte bir güvenlik kulübesi vardı lakin bu saatte güvenliğin burada işi olmaması garip kaçmadı. Kapının eşiğindeki antrede uyuyabilirim fakat dışarısı buz gibi hem de hafiften yel esiyor. Sonbahardan ekim ayındayız. En son yemeğimi saat gecenin onunda yedim. Şimdiyse saat ikiye gelmek üzere. Verdikleri dağcı çantasında bir uyku tulumu, üzeri bıçaklandığı anlaşılan mont, iç giysiler ve yine pek yırtık olan birkaç giysi bulunuyor. İyi ki uyku tulumunu akıl etmişler. Her şeye rağmen rahat bir uyku çekebileceğim.

Uyku tulumunu tertiplice çıkarıp muşambalı tahtalı giriş kısmına serdim ve kendimi içine attım. Hemen telefonu çıkarıp alarmı saat altıya ayarladım. Tam o anda da rapor vermek için telefonum car car bağırdı. Ekranda Kerim yazıyordu. Bizim yönetmen yardımcısı Kerim Bey. Dolgun yüzlü, sırıtkan olmayan, ciddi ve haylice ağırbaşlı biridir. Projenin didik didik işlenmesinden yana, aksi bir sorun için 155’i aklında tut demişti. Korkmaya başlamama rağmen, sokakta evsiz ve aç bir insanı en azından üç gün boyunca bir başrol oyuncusu olarak deneyimlemek muhteşem bir şey olsa gerekti. İçim bundan dolayı bir anlık sevinçten pır pır etti. “Buyurun Kerim Bey” dedim. Telefondaki yarı uyuklar ses bana rapor diye yineledi. “Şimdilik bir sorun yok” dedim. “Sinyalini tam şu an Çankaya belediyesine yakın bir camiden alıyoruz. İlk geceden rahatın yerinde herhalde” diye sitemkâr bir cümle etti. “Benim için sınavın asıl safhası yarın başlıyor, birkaç saatliğine de olsa delikli bir uyku çekmek için ilk geceden korunaklı bir yer seçmem sorun olmasa gerek,” dedim. Aniden bana sözleşmedeki tüm maddeleri bir bir hatırlattı ve en önemlisini en sona sakladı.  4. madde e bendinde yazan ve benimde o an ki heyecanla fazla ehemmiyet vermediğim, “oyuncu başrol seçimi deneme mahallinde aynı lokasyonda üç gün üst üste geceleyin uyumak için yatamaz.” Maddesini pür dikkatle yineledi. Tüm hevesim boğazıma tıkanıp kusmuğunu gösterdi. Şimdi bugünü atlatırsam şayet yarın başka bir yerde uyumam gerekiyor. Ve birkaç detaydan sonra telefon olağan şekliyle kapanmış bulundu. Bende kâh gözlerimi sokak lambalarına verip kâh açıp kapatarak uyumaya çalıştım, zorlanmama rağmen bir müddet sonra kendiliğinden uyudum.

Sabah vır vır öten alarmın sesiyle kendimi uyanmış buldum. Bugün çok az uyudum, üç gün boyunca da az uyacağım. Şu beş saatlik rapor verme durumu azap olmaya başladı. Gene yerimdeyim saat yedide bekleyen ikaz sonrası raporu verdikten sonra bugün benim için sınav başlayacaktı. Açtım, neyse ki sabah namazına gelen insanlar sayesinde caminin tuvaletinde ihtiyacımı giderme işini rica üzeri on lira vermeden hallettim. Tuvalet temizleyicisi turnikeden parasız geçebilmem için madeni giriş bozukluğu, turnikeye hemen atıverdi. Yırtık pırtık kıyafetlerim, durumu kurtarmış, beni ona avare gezen evsiz biri olarak sunmuştu. Yaşlı ak sakallı adam, aksanından Suriyeli veya Iraklı olabileceği üzerinde durdum. Çünkü tuvaletten çıkar çıkmaz, telefonun diğer ucundaki kişiyle Arapça lisanında konuştuğunu gördüm. Hemen ellerimi yıkayıp abdestimi aldım. Abdestten sonra karnıma serin suyu doldurmuş bulundum. Avucum suyu tutmakta savsak davranıyordu. Su istemsiz bir şekilde parmak aralarımdan sızmaya yelteniyordu. Suyu dahi kuşatamıyor, avucumda bekletemiyordum. Ardından bu dalgınlık anından sıyrılıp cemaatle birlikte kıldığımız sabah namazından sonra çantamı kaptığım gibi sokakta evsiz avına çıktım. Karnım gürüldüyor, yavaştan da adımlarım aksamaya başladı. Saat yedi olmak üzereyken telefon çaldı, raporu bildirir bildirmez kaldığım yola tekrardan düştüm. Öncelik üst geçit altları, arka sokaklar ve park ve bahçelerdi. Mutlaka bugün evsizleri, sokakta kalan insanları görmem arz ediyordu.

Sakarya Caddesi üzerinde üstü kapalı bir üst geçit var ve girişinde de bir park bulunuyor. İlk şansımı ondan yana kullandım. Orası çok sürmüyor, iki üç dakikada varmış bulundum. Köşede yeşillikler üzerine battaniyesini yorganını atmış uyumakta olan biri var. Bu soğukta burada donmadığına şaşırdım. Acaba geceyi nasıl atlattı? Bir muamma içinde közlenircesine sendeledim. Aklım bir sürü soru yumağıyla karışıyor bir fena oldum. Banka kurulup adamın kalkmasını tahayyül ettim lakin bundan çabuk vazgeçtim. Adam belki hiç yerinden kımıldamayacak, tümden karamsar belki. Hayattan elini eteğini çekmiş biridir, kim bilir. Bir an üst geçide bakmayı akıl ettim. İyi ki de baktım. Bir fotoğraf kulübü atölyesi katılımcıları sabahın bu saatinde kentin resmini fotoğraflıyorlardı. Oysa hemen köşede yatmış bu fakir adamı görmezden gelmeleri çok saçmaydı. Asıl fotoğrafı çekilecek kişi oydu. Hayatın enstantanesinde donmuş bir siluet kimseyi ürkütmezdi belki, fakat adamın yaşama dair bir fotoğrafı olurdu. Hiç yoktan bir fotoğraf… Hayatın düşüşünden bir an. Sokağın acımazlığına bir belge.

Her zaman kötünün en kötüsü oluyor. En beklenmedik şeyler oluyor. Aklımıza getirmekten imtina edeceğimiz, korkacağımız musibetlerle boğuşmak durumunda kalıyoruz.

Daha banktayım, adam kalkmadı. Acaba ondan ümidimi mi kessem? Saat on bir, rapor vermek için bir saatim var. İcraata girişmem gerekiyor. Ne yapıp edip bu adamı ayağa dikmem ve ondan beklediğim cevapları almam arz ediyor. Yanına varıp seslendim, “amca bir dakika kalkar mısın?” dedim ama amcada ses seda yok. Duymadı her hal, ondan ümit kestim. Sonra ayaklarım beni başka bir yere sevk etti. Mithatpaşa Caddesi üzeri alt geçit, şimdi oraya pinekledim. Birkaç Çingene çocuk sürükledikleri kâğıt toplama arabasıyla kâğıt topluyor, hemen peşlerine takıldım. Çöp konteynırından diğerine, diğerine derken saati de on iki ettik. Raporu üç cümlede bitirdim: “Açım, kimseye de rast gelmedim. Arayıştayım.”  Sonra Çingene arayışını bırakıp başka bir uğraşın peşin atıldım. Hava gri ve belirsiz. Gökte belli belirsiz yağmur kokusu aldım. Daha ilk günden karamsarlık hamuruna bulaştım. Böylece evsizlerin halleri boğazımda yutkundu. Yumru halinde boğazıma tıkandı.

Beni kahreden şey, daha hiç kimseyle bir bağlantıya geçmemem, bir evsizle dertlenmemem. Aynı rüyaları görmemem. Ziya Gökalp Caddesi’nden birkaç ara sokağa saptım. Amacım tepeye çıkıp Kocatepe camii yakınındaki evsiz insanları görebilmek ve onlarla konuşabilmekti. Caminin altındaki parkta neyse ki iki üç evsize rast geldim, hali vakitleri yerinde gibi gözüküyordu. Evsiz olmalarına rağmen karınlarını doyurabildiklerine hayret ettim. Yanlarına yaklaşıp bir meczupmuş gibi konuşmamı sokak jargonuna evirdim. Esmer olanı, “İşsiz misin abey” diyor bana. “Evet,” diyorum. “O zaman açsındır da” diye ekliyor. Beni kendilerindenmiş gibi görsünler diye başımı eğdim. “Gel kardaş Fuat başkana gidek” diyor. “O sana ekmek verir.” Fuat başkan kimdir acaba diye sormadan peşine düşüyorum. İki arkadaşına, “Ben arkadaşı Fuat başkana götürüp geliyorum,” diyor.

Fuat başkanın yeri Ulus eski dolmuşçular durağına yakın bir gecekondu mahallesinde duruyor. Semt Fuat başkandan başka bir başkan tanımıyor, Esmer’in dediğine göre burada herkes Fuat başkanın adamıymış. Onlara ekmeği o veriyormuş. Bize de verecek, hadi hayırlısı. Fuat başkana gidiyoruz, Esmer beni tanıtıyor, el sıkışıyoruz. Fuat başkan bazen kâğıt toplar bazen de çalar sizle diyor. Bana bildiğin bir çalgı aleti var mı diye soruyor. İyi ki konservatuardayken boş durmamış, keman ve bağlama eğitimi almıştım. Şanslıyım galiba, hayat bana tebessüm mü etti ne? Daha bir saat önce evsiz bir Allah’ın kulunu bulamadım diye yakınıyordum. Şimdiyse gariplerin ocağına düştüm. “Keman, bağlama” diyorum, Fuat başkan, “iyi” diyor, arkamı sıvazlıyor. Esmer’e “Seko’nun yanına bekarlar odasına götür yerleşsin” diye tembihliyor. Esmer’in dediğine göre bugün dinlenip yarın işlek bir caddede maharetimi sergileyecekmişim. Hadi bakalım.

Eve yerleştik, Esmer hemen yiyecek bir şeyler hazırladı. Kahvaltı ettikten sonra sokağa çıkıp mahallede gezinirken raporumu verdim. Esmer, evdekiler işte oldukları için akşam geleceğini söyledi. Onlar gelince durumu anlatıp tanışırsınız dedi sonra beni uluorta orada bırakıp gitti. O da çalışıyormuş, çalgı bilmediği için şu an için hem kâğıt topluyor arada sırada da dileniyormuş. Tabii Fuat başkan emri altında. Akşam evdekilerle tanıştık, biraz garipseme ve nihayetinde hoş karşıladılar. Sınavın büyüğü yarın başlıyordu. Rapor işi tamam olunca, uykuya daldım.

Sabah şafakta uyanıp namazımı kıldım. Yatağa geçer geçmez dışarıdan biri bağırdı. Ev bir anda ayağa dikildi. “Lan Gürbüz geldi, kalkın!” diyor adını Rezan olduğunu ögrendiğim kişi. Rezan, öksüz Seko’nun babası.

“Ho, Rezan! Çıkın, de kalkın lo!” Gürbüz kaldığımız evin sıvaları dökük, kırık bahçe kapısından içeriye ağababası tavrını takınıp girmişti. Çoğunluğu Çingene olan bu sıcakkanlı insanlar için işbaşı komutuydu bu. Gecekondu mahallesinden bir bir insanlar dışarıya fırlıyordu böylece. Rezan Milli Kütüphane civarında kâğıt, plastik pet toplayacak bugün. Adrino, dün onun getirdiği ücreti beğenmedi diye iş vermemiş. Boş kaldığında buna el atarmış Rezan. Bu arada Adrino SMA hastası stantlarına bakan işveren oluyor. Adrino pek seviliyormuş bu Gaco mahallesinde. Tüm bunları dün akşam ögrenmiş bulundum. Sevgisi paradan ileri gelirdi. Para dünya sevgisiydi ne de olsa. Kenan’sa karısının yerine bugün bir tane SMA standına bekçilik edecekti. Ankara’nın en az işlek semtlerinden biri olan Keçiören Belediyesi civarında. Rezan buna kızıyor, “Ulan, Keçiören fakirdir; bu Adrino piçi bize kızmış ulan” diyor ve biraz duraksayıp devam ediyordu. “Adrino götleğin biridir ha, Allah’a inanmaz o piç. Parayı tam götürürsün. Eksik verdin diye laf atar. Aman diyeyim hesabını kitabını iyi yap. Parayı onun iki gözcüğü yanında tastamam saymayı unutma, oldu mu lan?”

Oradan Seko’ya bağırdı. Ola kalksana Seko! Götoğlu!” Seko derin uykuda, dün bayağı yorulmuştu kovaya vurmaktan. Zaten bir Gaco beşte eli iş tutardı. Altısında işin başına geçer adam olurdu. Geçmezse Gaco değil, pisliğin dölüydü. Okul mu? Gacolar okumayı çok severdi ancak hep kaderlerine verip veriştirirlerdi. Rezan öfkeyle mutfaktan yarım bardak suyu doldurup gelip Seko’nun yüzüne çarptı. Seko dehşete kapıldı, bir süre şoktan çıkamadı; şaşırdı ve aniden ağladı. “Seko, bugün de elin boş gelirsen yine… Hele duyayım; o orospunun kızına paranı verirsen… Yemin billah Allah yaratmadı demem…” Susup, oğlunun gözlerinin içine, daha doğrusu acıyla ışığına baktı; kalbi sıkıştı. Söylediğine pişman olmuştu. “Reşat dışarıda seni bekliyor; dank dunk vurdun kovayı kırdın. Ben senin aşın mıyım gidip kova alayım. Bir de kaç defa dedik sana İzmir marşını iyi ezberle; o götveren diyor kıtaları şaşırmışsın. Her şey yerinde güzel, ilahi çalarsan amına kor o götverenin oğlu. Keçiören’e, Hacı Bayram’a götürse ilahi, Çankaya, Yenimahalle’ye de İzmir marşı. Gene karıştırma, tamam mı? O piç Şakir (Fuat Başkan) bugün üç binden aşağı getirirse bir daha gelmesin demiş, bak ona göre; kâğıt toplarsın sonra akşama kadar.” Seko el çabukluğuyla belki iki haftadır çamaşır makinesi görmemiş kirli gömleğini ve pantoloncuğunu giyip dışarıya vuruldu.

Rezan arkasından bağırdı ama duymadı Seko. Bahçedeki çeşmede Reşat musluğa ağzını vermiş, kana kana su içiyordu. “Reşat, suya gem vur da gidek,” Reşat musluktan ağzını çekti, musluğu kapatıp Seko’nun yanına koştu. “Lan gene unuttun klarneti, git al”, “He unuttum la” unuttuğu için içinden veryansın etti kendisine Reşat. Bahçeden çıkar çıkmaz ahalinin gümbürtüsüne yanaştı ikisi. Bıldırcın Nihat’ın kostüm arabası yanaşmış, iş dağıtımı yapılıyordu. Sefalet Sefa, “Toplanmış kalabalığı hiddetle taksim ediyordu. “Aydın abi ne demiştik sana?”, “AŞTİ parasız memleket yolcusu,” , “Yazıyı aldın mı?”, “He aldım, ‘dilenci değilim, memleketime gidiyorum, yol param yok.’ Bu demi?”, “Doğru, doğru, sana acaba eski bir çanta mı ya da bavul mu versek!” Sefalet Sefa düşündü, kararsız kaldığı için ekip başı Fuat Başkan’a seslendi. “Fuat abi, memleket yolcusuna çanta mı yoksa bavul mu verelim?”, “Lan çanta ver gitsin, zaten işim başımdan aşkın.” Fuat başkan bir diğerine sinirlendi. “Ablacım, kaç defa dedik, yırtık elbiseleri daha fazla yırtmıyoruz, zaten yırtık; elbise olmuyorsa giymesin. Ne zorluyorsun bir daha.” Sefalet Sefa oradan Hasta Bekir’e bağırdı. “Bekir abi hep aynı semtleri değil, bir de saat aralığını biraz aç; iş çıkış saatinde bin metroya ama en arka koltuklara. Anlaşıldı mı?”, “Sefa her gün aynı şeyi tekrarlıyorsun kardeşim. Ben günde Fuat başkana beş bin getiriyorum. Benim gibi hastayı Ankara’da bul…” lafını tastamam kesti.  Bekir abi bir iş kazasında yangına kurban gitmiş öyle ki bacak tarafındaki deriler öyle içe doğru yanıktı ki, biraz acıyan her insanın parasını düşürmemesi elden bile değildi. Tam fakirlikten ölecekken, Bıldırcın abi keşfetmiş onu. On yıldır Fuat abiye çalışıyor ve malulen engelli parasıyla da katbekat refahtaymış.

Fuat başkan oradan sesini hafiften incelterek; “Sefa, Bekir abiye karışma. Bekir abi, ajitasyona kaçma yeter. Sadece diyalogunu ezberle; tezgâha gelirsen Ayşen abla araya girer ve hemen vınlarsınız.” Bunu rica ediyordu Fuat başkan. Bekir Abi’den çok memnundular. Bu ülkede güldürmek, ağlatmak ve korkutmak para ediyordu. Fuat başkan diğerlerine göz attı. “Ayşen Abla’ya yaşlı dindar kostümü ver Sefa” deyince, “Yanına da mendil sepeti mi yoksa çorap çantası mı vereceğiz Fuat abi?” diye ekledi Sefa. “Çorap satsın” dedi Fuat Başkan, peşinden ağzını temizleyip ana nutkuna hazırlandı. Sesini yükseltip hepsine döndü. “Lütfen özel tipler, çalgıcılar ve sakatlar dışında tüm dilenciler buraya gelebilir mi?” Dilenci tayfası Fuat başkanın yanına üşüştü. “Arkadaşlar, bakın ekip başınız olarak sizden rica ediyorum; kimseden zorla para istemeyin, sadece dilenin. Ya zor değil Allah rızası için, çocuğum hasta ya da düşmez kalkmaz bir Allah demek o kadar zor değil yani… Hey sen bebekli abla ne yapıyorsun? He ne yapıyorsun? Şurada bir laf ettirmiyorsunuz ya. Sefa bu abla bugün gelmiyor. En azından sinirim gidene kadar.” Kadın, “Fuat abi kusura bakma, vallahi kusura bakma abi görmemiştim, yoksa telefonu kapatırdım.”, “Abla telefon yasak dememiş miydik; sen şimdi gider orada telefonunu çıkartırsın, Eee yesinler seni; bir de dilenci olacaksın. Bugün sana oturmak yok, güneşte tabana kuvvet deyip kâğıt topla da aklın başına gelsin. Sefa gelmiyor bugün bebekli abla!” Abla yalvar yakar oldu ama Fuat başkan oralı değildi. Dilencilik dilenci dükkanında geçmezdi.

“Arkadaşlar dilencilerin servisi geldi. Özetliyorum; mazeret istemiyorum. Birincisi üç bin liradan aşağı gelirse lütfen o arkadaş bir daha gelmesin. İkincisi zorlamıyoruz. Üçüncüsü, tuvalet ve yemek molası bir saattir. Zaten bütün gün oturuyorsunuz. Bu da dört oldu, haydi servise Romanlar, haydi.” Dilenciler hazır bekleyen servislerine yol aldılar. Diğerleri bekledi. Seko çok çalışkan bir çocuktu. Okulu o kadar seviyordu ki, matematik değil de sanata merak salmıştı. Dünyaya hesap kitap penceresinden değil de insan sarraflığıyla bakıyordu. Akşam bana “Halit abi ben yazar olacağım” diyordu. Kendime Halit takma ismini yakıştırmıştım. “Romanların tarihini ben değiştireceğim” diye ekleyen dikine dik bir çocuktu. Bazen geceleri uykusundan ayılıp, “Allah’ım,” diyormuş. “Romanlara reva görülen bu düzeni yıkacağım. İnsanlar sokaklara çöp atmasın, tükürmesin. Ve bizler çöplere, insanlara el bağlamayalım. Bizler fakir olmayalım Allah’ım” diyormuş. O molalardan birinde metrodan geçen bir adamın ona hediye ettiği Suç ve Ceza kitabını alıp kırık Türkçesiyle peyderpey okumuş. Sanki Dostoy’dan sonra başka bir Seko olmuş. Anlaşılan Seko adam olacaktı. Kızılay’da kalan iki günümde de keman çaldım ve bu üç gün çarçabuk geçti, bir taraftan onlardan ayrıldığım için üzerimde keder geziniyordu. Galiba bir tek Seko’yu unutmayacağım. Elveda Fuat Başkan.

 

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Etiketler: AÇLIKBAŞROLEVSİZHikayeOYUNCUROMANLARSEFALETsokakTiyatro
Önceki Yazı

TUZAK / TURGUT GİRENİZ

Sonraki Yazı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

arpaci

arpaci

1999 Köprüköy doğumlu. Liseyi Ankara’da, üniversite tahsilini Erciyes Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde gördü. Birçok kısa ve uzun metrajlı belgesel filmin çekimini yaptı. Doğu'da Bir Öğretmen, Sayfa Doldurma Memuru isminde iki hikaye, Bir ve Ötede Dirilmek Var adında iki şiir ve son olarak Kedersiz Yazlar ve Yağmur Çalan Baharlar isminde de bir romanı bulunmaktadır.

Sonraki Yazı

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

No Result
View All Result

Hakkımızda

Kibele Kültür Sanat Logo

Kibele Kültür Sanat

Merhaba sevgili okur.

Mitolojide Tanrıların anası olarak bilinen Tanrıça Kibele’nin anaç, üretken, hayatın devamını sağlayan özelliklerinin uğruna inandık. Ve onun adını kullanıp Kibele Sanat olarak edebiyatta biz de varız dedik. Edindiğimiz misyonla amacımız; bizden önceki kalem ustalarımızın bayrağını, gelecek kuşaklara ulaştırmak. Çünkü edebiyat dünya tarihini içinde barındıran devasa bir ansiklopedidir… Devamını Oku

Arşivler

  • Ekim 2026
  • Eylül 2026
  • Ağustos 2026
  • Temmuz 2026
  • Haziran 2026
  • Mayıs 2026
  • Nisan 2026
  • Mart 2026
  • Şubat 2026
  • Ocak 2026
  • Aralık 2025
  • Kasım 2025
  • Ekim 2025
  • Eylül 2025
  • Ağustos 2025
  • Temmuz 2025
  • Haziran 2025
  • Mayıs 2025
  • Nisan 2025
  • Mart 2025
  • Şubat 2025
  • Ocak 2025
  • Aralık 2024
  • Kasım 2024
  • Ekim 2024
  • Eylül 2024
  • Ağustos 2024
  • Temmuz 2024
  • Haziran 2024
  • Mayıs 2024
  • Nisan 2024
  • Mart 2024
  • Şubat 2024
  • Aralık 2023
  • Eylül 2023
  • Ağustos 2023
  • Temmuz 2023

Kibele Kültür Sanat Logo

Kategoriler

  • Anlatı
  • Araştırma
  • Deneme
  • Genel
  • Hakkımızda
  • İnceleme
  • Kitap İncelemeleri
  • Masal
  • Öykü
  • Roman
  • Röportaj
  • Şiir
  • Sinema
  • Sizden Gelenler
  • Söyleşi
  • Tiyatro
  • Yeni Çıkanlar

Son Yazılar

  • Zamanın Son Bekçisi.
  • Bir engel değil, başka bir hayat ritmi
  • Çoban Yıldızı
  • Yol Kıraathanesi / Mehmet Özkendirci
  • Tütün ve Kibrit / Miraç Öztürk

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.

imunify-bot-check
KİBELE Abone
No Result
View All Result
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Dergiler
  • Galeri
  • E-Dergi
  • Yazılar
    • Edebiyat
      • Şiir
      • Roman
      • Öykü
      • Deneme
      • İnceleme
      • Anlatı
      • Araştırma
    • Kitaplar
      • Kitap İncelemeleri
      • Yeni Çıkanlar
    • Tiyatro
    • Sinema
  • Yazarlar
  • İletişim
  • Üye Ol

Copyright 2023 - 2025 Haziran K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi All Right Reserved. Developer by Fedora Bilişim Teknolojileri İnternet Danışmanlık Hizmetleri Basım Yayın Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. Bu sitede yayınlanan ses, görüntü, yazı içeren bilgi ve belge, hiçbir şekilde kullanılamaz, izinsiz kopyalanamaz. Tüm hakları K İ B E L E Kültür Sanat Dergisi Limited Şirketi'ne aittir.