Daha ne zamana kadar çekeceksin şu diş ağrısını? Nasıl da zonkluyor aralıksız… Ah şu diş hekimi korkun yok mu, yıllardır hep aynı kısır döngü! Apse yapmış dişine yazılan antibiyotiği kullanır, ağrı biraz hafifleyince çektirmekten vazgeçersin. Günlerce adeta kabir azabı çeker, sonra yine çaresizce o koltuğa oturursun. Yenemedin şu korkunu bir türlü. Ah be Nalan, diren bakalım, daha nereye kadar direneceksin?
Nalan teyze bunları kendi kendine söylenirken, ben kapıdaydım. Oğlu Ömer benim en yakın arkadaşımdı. KPSS’ye beraber çalışmak için evlerine gittiğimde, Nalan teyzeyi son derece huzursuz bulmuştum. Başının ön tarafına sıkıca bir kuşak bağlamış, rengi atmış, bir eli sol yanağındaydı. Kapıyı açtığında onu o halde görünce bir an Ömer’i bile unuttum.
“Hayrola Nalan teyze, neyin var? İyi görünmüyorsun,” dedim endişeyle.
“Sorma Mehmet oğlum, dişim…” diyebildi sadece.
“Peki, neden bir hekime gitmiyorsun?”
“Boş ver be oğlum,” deyip kestirip attı.
Ömer’le kasabanın sınırlı sayıdaki internetli mekânlarından biri olan Meneviş Kafe’yi mesken tutmuştuk. Evlerimize uzak olsa da seviyorduk burayı; içecekler ucuzdu, çalan mistik müzikler insanın ruhunu dinlendiriyordu. O gün de kafede her zamanki gibi bilgisayarımdan ders çalışıyor, bir yandan da buraya has hoş kokulu çaydan içiyorduk.
Tam bir coğrafya sorusunun ortasındayken Ömer’in telefonu çaldı. Telefonu açtıktan kısa bir süre sonra bir şeylerin ters gittiği anlaşıldı. Ses tonu aniden değişti, mimikleri kasıldı. Meraktan ne olduğunu üstelesem de telefon görüşmesi bitene kadar tek kelime etmedi. Kapattığında yüzü kireç gibiydi.
“Annem…” dedi nefes nefese. “Diş ağrısına dayanamayıp kliniğe gitmiş. Orada bir şeyler olmuş, olay çıkmış. Hemen eve gitmem lazım Mehmet, ben seni ararım.”
Güzel başlayan günümüz, sebebini bilmediğimiz bir panikle yarım kalmıştı. Ömer fırlayıp gittikten yarım saat sonra ben de bilgisayarı ve KPSS dokümanlarını toplayıp eve döndüm. Annem kapıyı açar açmaz, “Duydun mu oğlum olanları?” dedi.
“Nalan teyze mi?” dedim hemen.
“Arkadaşın Ömer’in annesi… Ağrıyan dişini çektirmek için gittiği klinikte fenalaşmış. Ambulansla devlet hastanesinin aciline kaldırmışlar!”
Elimdeki çantayı anneme uzatıp arkama bakmadan hastaneye doğru koşmaya başladım. Kapıda Ömer’le göz göze geldik. Beni beklediği için hiç şaşırmadı. Endişeyle Nalan teyzenin durumunu sordum. Gayet sakin bir sesle, getirildiğinde durumunun kötü olduğunu ama müdahalenin ardından toparladığını, yine de müşahede altında tutulduğunu söyledi. Nalan teyzeyi neredeyse annem kadar severdim; iyi olduğunu duyunca rahat bir nefes aldım. Ama içimi kemiren bir soru vardı:
“Ee, anlat bakalım Ömer. Nalan teyzenin hastanelik olmasına sebebiyet veren şey basit bir diş çekimi mi?”
“Hayır Mehmet, tam olarak öyle değil,” dedi Ömer. Yüzünü ekşiterek anlatmaya başladı. Duyduklarım karşısında dehşete kapılmamak elde değildi. Annesi yoğun ağrıya dayanamayıp kasabadaki birkaç klinikten birine gitmişti gitmesine ama…
Ömer tam detaylara girecekken hastanenin kapısından bir ses yükseldi: “Ömer Yalçın burada mı?”
Hızlı adımlarla hemşireye doğru yürüdük. Hemşire telaşımızı görünce, “Sakin olun beyler,” dedi. “Panikleyecek bir durum yok. Nalan hanım taburcu olabilecek kadar toparladı, işlemlerden sonra eve götürebilirsiniz. Yalnız, hastane polisi olayla ilgili tutanak tuttu. Nalan hanım kendini daha iyi hissettiğinde karakola gidip ifade vermeli.”
Nalan teyzenin yanına varıp geçmiş olsun dileğinde bulunduğumda, konuşmakta hâlâ zorlandığını fark ettim. Diş kliniğinde tam olarak ne yaşandığını öğrenemeden, onları eve bırakıp kendi evime döndüm. Annem o vurdumduymaz tavrıma önce biraz söylense de, her anne gibi çok geçmeden beni affetti. Birkaç saat sonra Ömer’i meraktan defalarca arasam da ulaşamadım; telefonu kapalıydı.
Ertesi güne zinde uyandım. Kahvaltıdan sonra Ömerlere gitmek için hazırlanırken annem seslendi: “Oğlum telefonun çalıyor!”
Koşarak odaya gittiğimde Ömer’in en az beş kez aradığını ve bir sesli mesaj bıraktığını gördüm. Annesiyle beraber karakola doğru yolda olduklarını, istersem gelebileceğimi söylüyordu. Hemen yola çıktım.
Karakolun önüne vardığımda onlar da yeni gelmişti. Nalan teyzenin konuşması bugüne iyice düzelmişti. Kapıda beklerken yanımıza bir polis otosu yanaştı. İçinden biri kadın, diğeri erkek sivil giyimli iki kişi polisler eşliğinde indi. Kadın son derece zayıf ve çelimsizdi. Erkek ise esmer, uzun boylu, iri yapılı, elli yaşlarında ve giyimiyle köylüleri andıran biriydi.
Nalan teyze onları görür görmez ters bir bakış fırlattı: “Ha, işte geldi sahtekârlar!”
Kafalarını önlerine eğmiş, son derece mahcup görünen bu insanları merak edip fısıldadım: “Hayırdır Nalan teyze, gelenlerin sizinle ilgisi ne?”
“Sabret, birazdan içeride öğrenirsin,” dedi burnundan soluyarak.
Polis memuru, amirin odasında tartışma çıkmasın diye kadınla adamı içeri aldı, bizi de salonda bekletti. Meraktan çatlamak üzereydim. “Nalan teyze, ne olur anlat, ne yaptı bunlar sana?” diye üsteledim.
Kaşlarını çatıp kafasıyla içeriyi işaret etti: “Oğlum, bu gördüğün Allah’ın cezaları beni hastanelik edenler! Kadın güya diş hekimi –gerçek mi o da şüpheli ya–, erkek de klinikteki hademe. Kadın dişimi çekmeye çalıştı, gücü yetmeyince kendisini de hekim zannettiğim bu adama çektirdi. Dişimle kalsa iyi, neredeyse dilimi damağımı koparıyordu yarmaca! Ağzım kan çanağına döndü.”
Duyduklarım karşısında sinirden ellerim titredi. O sırada polis amiri ifadeler için Ömer’le Nalan teyzeyi içeri çağırdı. Beni salonda bıraktılar ama kapı yarı aralık olduğundan içerideki her ses netçe duyuluyordu. Nalan teyzenin şikâyetinden sonra sıra klinik çalışanlarına geldi.
Başkomiser kadına sertçe sordu: “Siz gerçek hekim misiniz?”
Kadın titreyen elleriyle diplomasını uzattı. Başkomiser diplomayı inceleyip ikna oldu: “Peki, diplomanız var da, neden hekimlik yetkisi olmayan birine diş çektiriyorsunuz?”
Kadın afalladı, kekelemeye başladı: “Komiserim… Teyzenin diş kökü çok derindeydi, gücüm yetmedi. Hadememiz de her ne kadar diplomalı olmasa da köyünde diş çekme tecrübesi olduğunu söylemişti. Güçlü kuvvetli de görününce, yerinden oynatamadığım o dişi çekebileceğini düşündüm. Çaresizlikten oldu…”
Başkomiser masaya vurarak hiddetlendi: “Manyak mısınız siz? Yasal olmayan böyle bir yola nasıl başvurursunuz? Ya kadına bir şey olsaydı?”
Kadın kafasını önüne eğip, “Haklısınız efendim,” diyebildi sadece.
Başkomiser, iki büklüm olmuş, korkudan çıtı çıkmayan adama döndü: “Sana gelelim şimdi hademe efendi. Tanıt bakalım kendini. Kimsin, neyin nesisin, neden böyle bir işe kalkıştın?”
Adam kısık bir sesle, “Adım Bekir efendim,” dedi.
“Kaç yıldır klinikte hademelik yapıyorsun?”
“İki yıl efendim.”
İyice öfkelenen başkomiser masaya bu kez yumruğuyla vurdu: “Yahu lafı ağzından cımbızla alıyoruz! İki yıl öncesinde ne iş yapıyordun, neredeydin?”
Bekir irkilerek titreyen bir sesle cevap verdi: “Köydeydim efendim… Nalbanttım.”
“Anlamadım?” dedi başkomiser, kaşlarını çatarak.
“Atların ayağına nal çakıyordum efendim. Bazen de çekiyordum…”
Başkomiser acı bir tebessümle, “Ha… Demek diş çekme tecrüben oradan geliyor?” diye gürledi. “Aklını mı kaçırdın be adam! Diş çekmekle nal çekmek bir mi?”
Bekir aceleyle araya girdi: “Yok efendim, sadece ondan değil. Gerçekten diş de çektim ben!”
Başkomiser iyice çileden çıkmıştı: “Sen adamı çıldırtırsın! Söyle bakalım, kimin dişini çektin? Nasıl çektin? Narkozsuz mu çektin?”
Bekir boynunu büktü: “Narkoz köyde ne arar efendim… Narkozsuz çektim ama insanların dişini değil.”
“E kimin dişini çektin o zaman?”
“Hayvanların efendim… İsterseniz köydekileri arayıp sorun. İnek olsun, öküz olsun, köyde kimin hayvanının dişi kurtlansa baytar olmadığından bana getirirlerdi. Hep ben çekerdim.”
O anda odada buz gibi bir hava esti. Diş hekimi kadının rengi bir anda attı, adeta başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Dehşet içinde Bekir’e döndü: “Aman Allah’ım! Hayvanların mı? Ama bana böyle demedin!”
Bekir mahcupça ellerini açtı: “Özür dilerim hekim hanım… Sizin zorlandığınızı görünce dayanamadım. İnsanların dişi hayvanlarınkinden daha küçük ya, rahatça çekerim sandım. Amacım sadece size yardımcı olmaktı.”
Başkomiser duydukları karşısında bir müddet donup kaldı. Sonra aniden odada, “Sus, yeter!” nidası koptu. Hemen arkasından başkomiser öyle bir kahkaha patlattı ki bütün karakol inledi. Ağzı hâlâ tam iyileşmemiş olan Nalan teyze bile dayanamayıp bu kahkahaya eşlik etti.
Komiser gözündeki yaşları silerek Nalan teyzeye döndü: “Şikâyetçi misiniz?”
Nalan teyze bir kadına baktı, bir nalbanta. Sonra dikleşerek, “Evet komiser bey, şikâyetçiyim,” dedi. “Ama kendim için değil; başkalarının da hayatını tehlikeye atmasınlar diye şikâyetçiyim. Yalnız, bir diyeceğim daha var…”
Başkomiser dinledi. Nalan teyze derin bir iç çekip devam etti:
“Komiser bey, siz de nihayetinde devlet memurusunuz, devleti temsil ediyorsunuz. Ne diye şu incecik kadınları diş hekimi yaparlar anlamam ki? Diş çekmek erkek işi, güç kuvvet işi! Suç biraz da bu kadınları oraya koyan devletimizde değil mi?”
Başkomiser, Nalan teyzenin bu beklenmedik sosyolojik analizine karşı kısa bir sessizlik yaşadı. Hak verir gibi başını hafifçe sallasa da, Nalbant Bekir ile hekim hanımı savcılığa sevk etme kararından ödün vermedi.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!