Moskova’da Bir Pazar Sabahı/Miray Cinel

Moskova’da bir Pazar Sabahı

Taşınalı henüz iki gün oldu. Aslında Moskova’ da bir hafta içinde kiralık bir ev bulmak hiç kolay değildi ancak yoğun geçen arama süreci hızlı sonuç verdi.  Ev arkadaşımla semt semt, sokak sokak iki ayrı koldan ev aramalıydık, aklımıza yatan olursa ertesi sabah birlikte gidip bakmak, bu şekilde kısa zamanda daha çok ev görebilmek niyetindeydik. Burası onun ihtimal olarak gördüğü bir yerdi. Şehrin en dış çemberinde yer alması hoşuma gitmedi, metro durağına mesafesi de 800m kadardı. Yine de evin banyosunun baştan aşağı yenilenmiş olduğunu ve bir ev için daha fazla zaman ayıramayacağımı düşünerek kabul ettim.

İlk izlenimimize göre ev sahibemiz oldukça huysuz biriydi. Her şartını kabul edeceksek evi kiralayacağını söyledi. Son derece zorlayıcı gelen şartlarından biri, anahtarlardan birinin kendisinde kalması ve kilidi değiştirmememizdi.* “Kesinlikle kabul etmem” diyeceğim bir şeydi ancak bunu bile kabul ettim. Kendimi sürekli “evi bir otel olarak düşün” diyerek teskin ediyordum.

Sadece bir valizle taşınan biri için yerleşmek altı üstü birkaç saatlik bir iştir ancak benim iki günümü aldı. Bir oda, bir salon küçük ve oldukça eski bir bina idi taşındığımız, tam bir Sovyet evi. Ev arkadaşım odanın yaklaşık üç katı büyüklükte olan salonu tercih etti çekyatı kabullenerek, ben yoğun çalışma tempom sebebiyle televizyonu ve tüm diğer artılarını, kısıtlı ancak değerli uyku saatime ve çekyata göre daha konforlu olan yatağa değişemedim.

İş bölümü yapılmıştı çoktan. Herkes kendi odasını temizleyecekti, ardından mutfak ve banyoyu halledecektik ve yerleşmeye başlayacaktık. Tüm bunlar için gerekli temizlik malzemelerini aldık. Beni nelerin beklediğini tahmin edemeden kollarımı sıvadım. Odada kapağını açmaya korktuğum bir gardırop, bir komodin, diğer eşyalara kıyasla nispeten yeni bir yatak ve mazisi yatak kadar olan bir şifonyer bulunmaktaydı. Gözümü karartıp gardırobun kapağını açtım.

*Rusya’da pek çok ülkenin aksine emlak sektöründe kiracı hakları zayıf, ev sahibi hakları güçlüdür.

Ve bu hareketin duvarda başka bir şeyin hareketine sebep olduğunu farkettim. Elim kadar, bacakları kıllı bir örümcek tam karşımdaki duvarda sabitlemişti kendini. Düşününce çeyrek asırlık zaman diliminde bu kadar büyük örümcek gördüğümü hatırlamıyordum. Genel olarak bir evde örümcek gördüğüm zaman karşısında donar kalır, kim varsa yanımda hiç hareket etmeden yardım isterdim. Tercihim canlı olarak sınır dışı edilmeleri olurdu ama firari bir çaba gözlenirse kaçınılmaz sona itirazım yoktu.

Bu şekilde kaç dakikam geçti bilmiyorum, gözden kaçırmamak adına kalakalmıştım ancak yardım edecek kimsem yoktu. Pencereyi açıp gitmesini rica etmeyi ve onun da bunu görev gibi kabul edip, hızla dinlemesini çok isterdim. Ancak anahtarı kaptığım gibi çıktım evden. Koşar adım gidiyordum, metro ile en yakında ki markete gidip böcek ilacıyla eve dönmem ve dönüşte onu bıraktığım yerde bulmam gerekiyordu. Yağmur yeni yeni dinmişti, evin hemen bitişiğindeki büyük parkın etkisiyle yağmur sonrası o yolda yürümem çok zorlaşıyordu. Çünkü henüz dinmiş olan yağmurun toprak üzerindeki neme etkisini fırsat bilen ve hiç ülkemdekilere benzemeyen ebatlarda solucanlarla doluyordu kaldırımlar. Herhangi birine basmamak için gerçekten çaba sarf ediyordum. Bizdekinin en az iki katı büyüklüğündeki Rus güvercinlerin (aslında rahatsız oldum bu tanımımdan meskeni gökyüzü olanın milliyeti olur mu?) nasıl böyle büyük olduklarını, beslenmelerindeki ana faktör olan bu solucanları görünce anladım. Tüm bu koşuşturma içinde gördüm onu (Grechka’yı) ilk. Sorsalar neden dikkatimi çektiğini söyleyemeyeceğim şekilde çekmişti. Ancak o anda her şeyden ve herkesten önce gelen bir misafir vardı evde. Hiç duraksamadan markete gidip döndüm.

Eve tekrar girdiğimde, o anları dışarıdan izleyen bir göz evde bir problem olduğunu anlayabilirdi rahatlıkla. Her zaman ki gibi istemediğim bir şeyi yapmadan önceki tüm kombinasyonları değerlendirdim önce. Çıkış yoktu. Spreyin kilidini açıp, hızla içeri dalıp, davetsiz misafiri bulmalı, sıkıp kaçmalıydım. Girmemle, bıraktığım yerde olmadığını görmem bir oldu. İki duvar ileride buldum, planı uygulayıp evden çıktım. Aslında dünyanın herkesle paylaşılabilecek kadar büyük olduğuna inananlardandım, herkesin birbirinin yuvasından uzak durması şartıyla.  Dışarıda attığım voltalar sırasında, ev arkadaşım gelmeden içeri girmeye cesaretim olmadığını anladım. Aslında ona neden güvendiğimi de bilmiyorum. Belki anne olduğu içindi. Hayatım boyunca tanıdığım en cesur insanlar, annelerdi. Pek çok benzerlik sayabilirim aramızda ancak en büyük farklılık bu iki genç kadından yalnızca birinin anne olmasıydı.

Aşağıya, metro yoluna bağlanan dönemece gittim. Orada küçük bir büfe vardı. İçecek bir şeyler alıp yakındaki parkta beklemeyi düşündüm. Gerçi benim gibilerin, koku hassasiyetine sahip mideleri sebebiyle, Rusya’da büfeden alışveriş yapmaları da hiç kolay değildi. Büfelerde satılan kurutulmuş balıkların kokusuna, aylar geçse de alışamıyordum. Parkta atıştırmak, yürüyüş yapmakla geçen saatler sonunda eve çıkabildim. Ve umutla beklediğim sonun aslında başlangıç olduğunu anladım. Bol börtü böcekli bir hafta geçirdikten sonra ev düzene oturabildi.

Sabahları günü ilk selamlayan çalışanlardan biriydim. Erkenden düştüğüm metro yolunda (800m) bazen 3-4 kişiye denk geliyordum, o kadar. Metroda ise çoğunluğu her daim kadınların oluşturduğunu gözlüyordum. Sosyal ve kültürel anlamda bu kadar farklı iki ülkenin, kadınları ve onların emekleri bu gözlemlerde çok yakın ve tanıdık geliyordu. Günün ilk metro seferlerinden biriyle gidip son seferlerden biriyle dönüyordum. Hep aynı saatlerde aynı güzergâhı izleyen insanlar, bir süre sonra bu güzergâhı paylaştıkları diğer insanları fark etmeye ve incelemeye başlarlar. Onun dışında iki kişi daha vardı diyebilirim ama “Grechka” her gidiş ve dönüşte izlediğim biri haline gelmişti. Metro değildi paylaştığımız, durağın giriş-çıkışıydı. Tipi olmadıkça, yağışlı bile olsa hava, dışarıda tezgâhı başındaydı. Üç kasa vardı önünde her birinde bazen kendi yetiştirdiği yeşilliği, bazen ördüğü çorap veya atkısı, bazense bakliyat olurdu. (bakliyatlardan biri, daha önce hiç görmediğim piramit şeklinde farklı bir bulgur çeşidiydi,  adının Grechka olduğunu sonradan öğrendim)*

*Bu sebeple adını öğrenene kadar bu emektar kadın Grechka oldu benim için.

Sıcak iklimin sıcak insanları olarak, soğuk iklim insanına mesafeyle yaklaşmak, haklarında ilk öğrendiğimiz şeydi diyebilirim, hele ki kadınsa, hele ki orta yaşın üzerindeyse. Bana bunu ilk günlerimde öğreten de büfe çalışanı kadınlardı. Olmayan Rusçamın da etkisiyle, iki meyve almak istediğimi çat pat söyleyebildiğimde, ters bakışları üzerimde buluyordum.

Kiril alfabesini bir ay içinde oturtmak zorunlu hale geldi. Sonrasında bu zor dili öğrenmek vardı, yok denecek kadar az olan boş zamanlarımda çalışıyordum. Önceliğim gün içinde yaşadığım sıkıntıları yok edecek şeyleri öğrenmekti. Ailem küçüklüğümden beri dil kabiliyetimin ileri olduğunu söylerdi. Buna rağmen benden sonra gelip dil konusunda ileri geçenleri gözlüyordum. Bir dili o ülkede yaşayarak öğrenmek belki daha kolay ama en kolay yöntemin, buna kalbi dâhil etmek olduğunu fark ettim. Ne var ki bu benim için mümkün değildi. Buraya, insanî her konuda çok yorgun ve kırgın olduğum bir dönemde, kendimi her şeyden izole etmeye çalışırken ve bunu radikal bir değişim olmaksızın başaramayacağımı anladığım zamanda, karşıma çıkan iş teklifini, koşulsuz kabul ederek gelmiştim. Ve uyanık olduğum her an tüm dikkatimi işime vererek susturabiliyordum içimdeki sanığı ve savcıyı. Bu aynı zamanda huzurlu olmamı sağlıyordu. İnsanüstü yorulmak ve hiçbir şey düşünmeye halim kalmayacağı şekilde hemen uyumak, uyanınca yine aynı tempoda devam etmek…

Sonbaharı yarım yamalak yaşatıp kışa dönen hava her geçen gün, önceki günü aratırcasına soğuyordu. Tüm canlılar doğaya ayak uydururcasına kabuklarına çekilmiş gibiydi. Metro yolunun sonuna geldiğimde el ve ayaklarımdaki uyuşmalar artıyordu. Artık Greçka’ya sadece akşamları rastlıyordum. O dönem hiç yemek yapmamama rağmen mutlaka ondan bir şeyler alıyordum. Olanca soğuk tavrıyla ne istediğimi anlamaya çalışıyordu. Bu bakışlara alışmış olmalıyım ki ısrarla alışverişe devam ederek, onun bir an evvel evine gidip ısınmasını istiyordum. Her akşam o gün ona söylemek isteyip söyleyemediklerimi çalışıyordum. Herkesin bu dili öğrenmek için çeşitli alışılagelen motivasyon yöntemleri vardı, benimki ise Greçka’ydı sanıyorum.

İstemeye istemeye de olsa bana alıştığını görebiliyordum gözlerinde. Ve giderek derdimi anlatabilir hale gelirken “bugün aksamadan konuşuyorsun” demesi, öğretmen takdiri almış küçük bir çocuk hissine büründürebiliyordu beni. 15 günde bir Pazar günü çalışmıyordum. O günlerde bile sabahları erkenden kalkıyordum. Görevim sona ermeden, şehir hakkında, insanları hakkında daha fazla bilgi edinmek için öncesinde oluşturduğum rotaları izliyordum. Bazen tek bir cümle bile anlamadığım sinema pazarları yapıyordum. Cumartesi gece eğlenceleri uzun süren bir şehir olduğundan Pazar öğle saatlerine kadar ıssız olurdu sokaklar. Bir Pazar öğlen çıktım, Pushkinskaya’ya gidecektim keyif aldığım Cafe Pushkin’de bir şeyler yemek ve kitap okumak niyetiyle. Metroya yaklaşırken, karşılaştım Grechka’yla. Beni görmedi zaten kasaları da yoktu önünde. Metroya ilerledi, aşağıda aynı vagonda olduğumuzu gördüm. Hemen bir durak sonra indi. Bu kadar sessiz, sert mizaçlı ancak üzgün birinin Pazar rutinini merak ettiğim için ardından sessizce takip ettim. Kiliseye kadar bu şekilde yürüdük, içeri girdi bense tereddütle devam ediyordum. Adetlerini bilmesem de kimseye saygısızlık yapmadan girip çıkabilirdim. Öyle de yaptım. Girişte birinin uyardığı bir grup sebebiyle şapkamı çıkardım. Aslında erkek oldukları için uyarılmışlar, beni de çıkardığım için uyardılar, tekrar takarak ilerledim. Grechka’yı görebildiğim bir mesafede ayakta duruyordum. Dua süresince sessizce eşlik etti, ara sıra gözlerini silebildiğini görebiliyordum. Gerçekten de üzgündü, üzgün ve yalnız. Merak etmiştim sebebini. Bizde olsa belki evladıyla ilgili bir derdi var diye düşünürdüm ya da anne-babasıyla. Kimbilir belki bu durumun bir yerlerinde şiddet vardır diye de düşündüm. Aslında şiddet, fiziki olarak hele de alenen bir kadına karşı hiç rastlamadığım bir şeydi bu sınırların içinde, ancak erkeklerin kötü alışkanlıklarıyla berbat ettiği sayısız ilişki, genç yaşta kadınların sahip olduğu çocukları, çocuklara olması gereken anneliği yapamamaları, bu nedenle anneannelerin anne pozisyonu alması, vb. gözlemlerim vardı. Belki hikâyesi de buralara dayanıyordu.

Bense büyük ve çok kadınlı bir ailede büyümüştüm, Çocukluktan kalma öğretiyle, her duygu durumundaki kadına dair bir yaklaşıma sahip sayılırdım. Hiçbir zorunluluğum olmamasına rağmen Grechka’yı anlamayı istiyordum. Karşımdaki kadın zayıf değildi, ancak tepeden tırnağa zamanın erittiği biriydi. Sonraki iki hafta boyunca kendi kendime bir hazırlığa giriştim. Pazar sabahı onunla sohbet etmeyi deneyecektim.

– Привет (Merhaba) desem.

– Привет, Чего ты хочешь (merhaba, ne istiyorsun?) demesi muhtemeldi.

– Я немного понимаю по-русски, но если позволите, я хотел бы задать несколько вопросов. (Rusça’yı az anlayabiliyorum ama müsaade ederseniz bir kaç soru sormak istiyorum.) desem.

– Нет, я работаю. (Hayır, çalışıyorum) diyecekti.

Belki akademik bir çalışma için yardımına ihtiyaç duyduğumu söylemeliydim. Ya da Türkiye’de bir dergi için hazırladığım sokak röportajına dâhil etmek istediğimi… Ona yalan söylemek istemiyordum ancak bir miktar yeşillik alarak yanından ayrılmayı da istemiyordum, hikâyesini duymak, o hüznün ardındakini görmek niyetindeydim.

İki haftadır her gün öncekinden soğuktu hava. Belki de tezgâh açmamıştır diyordum bu soğukta. Yine de o Pazar sabahı, tüm hazırlığımı yaparak düştüm yola. Metroya kadar içten içe çalışmaya devam ettim. Yol yine sessiz sakindi, ne insan görmek mümkündü, ne araba. Uzakta metro durağını görebiliyordum. Karşı çaprazında ise bir karaltı vardı. Yine el ve ayaklarımda uyuşma hissetmeye başlamıştım. Çektiğim hava buz gibi giriyordu boğazımdan içeriye, sokak termometresi -10 dereceyi gösteriyordu. Kedi ve köpeklerin rögar kapaklarına uzanmaları sokaklarda tanıdıktı aslında, aşağıda şehrin sıcak su hattı bulunmaktaydı ve kapakların deliğinden havaya buhar karışıyordu.  Isınmaları için etkili bir yöntemdi. Uzaktan karaltının büyükçe bir köpek olabileceğini düşündüm. Metroya yaklaştıkça bir örtü dikkatimi çekti, birisi belki de o köpeğin üzerini örtmüştür daha çok ısınsın diye düşündüm ancak yaklaştıkça örtüdeki desenler daha tanıdık gelmeye başladı. Yolun karşısına geçtim. Yaklaştığım karaltının köpek olmadığını anlamamla beraber soğuğu hissetmemeye başladım. Hatta başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor gibiydi. O kaskatı ve solgun karaltı Grechka’ydı.

Loading

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
Hatice Dökmen 2010’lu yıllarda katıldığı pek çok yazarlık atölyelerinden sonra; Sevengül Sönmez’in eğitmenliğindeki Yayıncılık Editörlük Atölyesi Sertifika Programın, Selahattin Özpalabıyıklar eğitmenliğindeki Derin Editörlük Sertifika Programı ve Mastercamp (Harvard Üniversitesi Sertifikalı) Usta Yazarlarla Yazarlık Akademisi gibi programlardan eğitim aldı. Çeşitli öykü yarışmalarından mansiyon ödülü aldı. Lions Dernekleri öykü yarışmasında ve Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi öykü yarışmasında birincilikle ödüllendirildi. Kahramanlar Öykülerle Yaşar, Hayata Tutunma Öyküleri, Son Gemi Antoloji 1-2, Kedi Öyküleri, Sadık Dostlara, Kaynana Şekeri, Kadın Öyküleri, Aşk Var Düşersen, 21 Kadın 21 Öykü, 22 Kadın 22 öykü, 23 Kadın 23 Öykü, Fenministadftest Kadın Kitaplığı, Feminenartfest2022 Kadın Kitaplığı, Kahraman Ferdinad, Lilith Öyküleri, Mitolojik Öyküler gibi öykü ve Cemal Süreya, İstanbul-Selanik Hattı, Benidorm İstanbul 2020 Türk Şairler Seçkisi gibi şiir gibi kolektifi kitaplarda yer aldı. Varlık, Kurşun Kalem, Deliler Teknesi, Edebiyatist, Son Gemi, Lacivert, Galapera, Rıhtım, Edebiyat Nöbeti, Karakedi, altZine, Gezite, Kirpi Edebiyat, Gün Dökümü, Temrin, Yazı-yorum gibi pek çok yerde, öykü, şiir ve denemeleri paylaşıldı. Kibele Kültür ve Sanat Dergisinin imtiyaz sahibi olmakla birlikte, Kirpi Dergisi organizasyon sorumlusu görevini yürütüyor. Son Sayfa Yayınları editörü, Yazarlık Atölyesi eğitmenliği ve editörlük çalışmaları yapıyor. Yayımlanan kitapları: Güneşe Saklanmak (Şiir) - Sağır Kurbağanın İzinde (Öykü) - Sığ Sulardan Okyanusa (Şiir) – Gri Çığlık (Öykü) - Kum Gibi (Roman) - Kemik Çayı (Öykü)- Salı Ertesi (Roman) - Âdem’in İzleri (Öykü )- Dil Ucundan Kalem Ucuna (Deneme) – Âdemelması (Roman)
Yazı oluşturuldu 13

Bir cevap yazın

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön