Her insanın hayalindeki iş olmayabilirdi
Ama benim ihtiyacım olan işti.
Hedeflere, çizelgelere, toplantılara katlanmama gerek kalmıyordu. Ve insanlara.
Hediyelik eşya toptancısı bir dükkânda koli hazırlıyordum. İki tür hediye paketi vardı.
Küçük ve büyük
Küçük kolilere tek kat büyük kolilere çift kat bant yapıştırıyorduk. Sonra depodan birileri
gelip yaptığımız kolileri alıp içine hediyelikleri yerleştiren bir başka ekibe teslim ediyordu.
Dünyanın en sıkıcı işiydi. Cennette gibiydim.
Beraber çalıştığım insanlar koli bantlamaktan daha sıkıcılardı.
Tükenmiş, bitmiş adamlar. Alkol, uyuşturucu, yanlış kadına âşık olmak. Bazen hepsi
yüzünden dibe vurmuşlardı. Beyinlerini, benliklerini bir yerlere emanet bırakmış, koli
bantlıyorlardı.
Bir de Cenk vardı.
Cenk farklıydı. Delinin tekiydi bence ama bir tarzı vardı. Kaliteli bir şarap gibi delirmişti,
yavaşça, yıllanarak. Bir anda kokup bozulmamıştı.
Severdi beni
Galiba
Ben ise temkinli yaklaşırdım ona
Diğer herkese olduğu gibi.
Sabah 7 de mesaiye başladığımızda kimseyle konuşmazdı. Paketleme tezgahında hemen
yanımda olduğu için severdim bu sessizliğini.
Diğerleri bir gece önceki maçta takımlarının nasıl kaybettiğini, akşam yemeğinde ne
yediklerini, yüz kiloluk karılarıyla nasıl seviştiklerini ya da sevişemediklerini anlatmaya
başlarlardı mesai düdüğünün sesiyle.
Ben öksürüklere boğulur, ağzıma gelen balgamı tükürecek bir yer olmadığı için yutup
kusmamaya çalışırdım.
Cenk başı önünde paketleri bantlamaya başlamış olurdu. Saat sekiz olduğunda depodan
birileri gelir yaptığımız kolileri alıp giderdi. Cenk ilk sigarasını o zaman yakardı. Ben kahvaltı
yapmadan içmezdim. Kıçını tezgâha yaslayıp sigarasını içerken konuşmaya başlardı.
“Moruk aslında mantar işinde iyi para var”
“Hı hı”
“Şöyle kapalı bir yer bulacaksın rutubeti bol, basacaksın kültür mantarını”
“Bence sen başarırsın bu işi”
Dalga geçtiğimi sanıp yüzümü incelerdi Cenk, bir türlü emin olamazdı.
Bende olamazdım.
Sigarasını bitirip çalışmaya devam ederdi.
“Ustabaşını öldüreceğim bi gün moruk. O ay hepiniz maaşınızı bana vereceksiniz sizi o
sütünü s*ktiğimden kurtardığım için.”
“İki aylık maaşımı vermeye hazırım ben Cenk”
“Sağol moruk. Bu piçlerin içinde bir tek sen adamsın biliyor musun”
“Sağol Cenk. Sende öylesin”
Bantım bitince değiştirmek için tezgâhın altına uzanırdım. Sürekli tırnaklarımı yediğim için
bantın başını asla bulamazdım. Maket bıçağı ile rastgele bir yeri kesip oradan başlatırdım
bantı. Otuz santim boşa giderdi bu yüzden her seferinde. Bir keresinde bir yılda kaç metre
bantı böyle ziyan ettiğimi hesaplamıştım. O hafta Cenk izinliydi.
“Moruk, senin için gerekirse canımı ortaya koyarım biliyor musun”
“Sağol Cenk. İyi bir arkadaşsın sen”
“Peki sen?”
“Ben de iyi bir arkadaşım galiba”
“Onu demiyorum. Sende benim için canını ortaya koyar mısın?”
“Senin kadar iyi bir arkadaş değilim galiba”
“Olsun moruk. Sen harbi adamsın, diğer or*spu çocukları gibi sahte değilsin en azından. İşten
çıkınca bir şeyler içmeye gidelim mi?”
“Karım hasta, onu doktora götürmem gerekiyor”
“Evli olduğunu bilmiyordum moruk”
“Evlenene kadar bende bilmiyordum.”
“Sevindim senin adına. Çocuk var mı peki?”
“Kendimi büyüttükten sonra düşünebilirim.”
“Eyvallah moruk”
“Eyvallah Cenk”
Akşama kadar ara ara böyle sürüp giderdi sohbet. Saat 10’daki molada yanımızda
getirdiğimiz poğaçaları yedikten sonra sigara yakardık. Demir gibi midemize oturan hamurun
içine çimento falan kattıklarını düşünürdüm.
Sonra öğleye kadar tekrar çalışır, 12 de çalan zille paydos ederdik. Bir buçuk saat iznimiz
olurdu. Sokağa çıkar, yoldaki seyyarlardan köfte ya da pilav üstü tavuk yerdik. Müdürler
civardaki esnaf lokantasına giderdi. Bizim aylığımız karşılamıyordu orayı. Ayaküstü
yemeğimizi yiyip kaldırıma oturup sigara içerdik bir saat boyunca. Diğerlerinden mümkün
olduğunca uzağa otururdum. Cenk gelmezdi yanıma. O da öğle molasında yalnız olmayı
seviyordu.
Mola bitince içeri girer ve akşam 9’a kadar çalışırdık. Bir tek 5’te bir çay ve kek molası vardı.
Biz sefiller aynı kaldırıma dizilir ve İngiliz beyefendileri gibi keklerimizi ısırıp çaylarımızı
yudumlardık.
Patron neden böyle bir şey yapıyordu bilmiyorum. Ustabaşı Nazım bir keresinde İngiltere ye
gittiğini ve orada gördüğünü, hoşuna gittiği için kendi dükkanında da aynısını yaptığını
söylemişti. Bende gitmiştim İngiltere’ye.
Onlar çayları porselen takımlarla içiyorlardı.
Biz elimizi yakan karton bardaklarla.
Ama Nazım Usta ya göre büyük bir incelikti patronun yaptığı. Konya’lıydı Nazım Usta. Ben
Zonguldak lıydım. Sevmezdim onu. Konyalı olduğu için değil, kötü bir adam olduğu için,
çünkü her konuda patronun tarafını tutar, çalışanları asla savunmazdı. Altmışlarındaydı. 80
yaşındaki annesiyle yaşıyordu. Annesi gelin adaylarını beğenmediği için hiç evlenmemişti
Nazım Usta.
O da beni sevmezdi.
Zonguldak lı olduğum için. Askerde çavuşu Zonguldak lıymış. Her sabah sarhoş gelip
dövermiş Nazım’ı. Bense içki içmezdim.
Ama ona göre hepimiz ayyaştık.
Birgün çalışırken arkamdan gelip omzuma dokundu. İşe çok daldığım için korkuyla sıçradım.
“Patron çağırıyor, iki dakka bah hele”
Cenk ters ters bakmıştı Nazım Usta ya.
Bantı tezgâhın üstüne bırakıp patronun üst kattaki ofisine çıktım. İçeri girdiğimde elinde bir
kâğıt tutuyordu.
“Gel otur” dedi bakışlarını elindeki kâğıttan kaldırarak.
Teşekkür edip oturdum.
“Oğlum sen bizimle t*şak mı geçiyorsun?”
Aptal aptal yüzüne bakmakla yetindim. Aklıma bir tek şey geliyordu, haklıysam beni işten
çıkarırdı.
Maket bıçağı ile açtığım koli bantları sebebiyle bir yılda firmayı ne kadar maddi zarara
uğrattığımı söyleyecekti galiba. Elindeki kâğıtta da rakamlar yazıyor olmalıydı.
“Bu kâğıtta ne yazıyor biliyor musun?”
Cevap vermek için ağzımı açmıştım ki tekrar konuşmaya başlayıp beni 22 bin 153 lira
demekten kurtardı.
“Üniversite, yabancı dil, 31 ülke seyahati, ohoo”
“32 ülke” diye düzelttim.
“Harbiden t*şak geçiyorsun benimle.”
“Estağfirullah”
“Ulan sen bu özgeçmiş ile koli mi bantlıyorsun burada?”
“Seviyorum koli bantlamayı ben”
Bir sabır kaynağı arar gibi sağa sola bakındı.
“Manyak mısın oğlum sen? Bu kadar donanımlı bir adama yakışıyor mu bu iş?”
“Bu kadar donanım ellerimi kullanmama engel değil ki”
“Yok yok olmaz. Sana doğru düzgün bir iş vermeliyiz. En azından usta başı yapalım seni.”
Nazım’ın ağlayarak dizlerine kapandığını hayal ettim. Patrona çükünü emmeyi bile teklif
edebilirdi belki”
“Beni tezgâhtan ayırmazsanız minnettar olurum.”
“Hayret! İnanılır gibi değil. Normal değilsin sen. Gel müdür yapayım seni işin başına”
“Müdür olunca koli bantlamaya devam edebilecek miyim peki?”
Güldü patron
“Müdürün görevi koli bantlamak değil, işi yönetmek. Yönetimle ilgili işlerden fırsat buldukça
tezgahının başına dönebilirsin”
“Kalsın o halde patron. Tezgâh yeterli benim için.”
Kaşlarını çattı.
“Kusura bakma ya müdür olursun ya da sana yol vermek zorunda kalırım. Senin gibi bir
adamı diğer aptalların yanında tutamam.
Mecburen müdürlüğü kabul edeceğimi düşünüyordu. Herkes ederdi. Eder miydi?
“Devrimci değilim ben, koliciyim patron. Sadece koli bantlamak istiyorum”
Şaşkınlıkla ayağa kalkıp,
“S*ktir git muhasebeye hesabını kessinler. Müdürlük teklif ediyorum hayır diyorsun.
Kovuyorum seni!”
“Peki. Bir paket kolim kalmıştı bitirir giderim” diyip ayağa kalktım ve ofisinden çıktım.
Tezgâhın başına döndüğümde herkes bana bakıyordu.
Nazım Usta bile.
Cenk sigarasını yere atıp ayağıyla ezdi.
“Ne oldu moruk?”
“Müdür yapacaklarmış.”
“Vay anasını…” dedi.
İlk kez yüzünde gerçekten mutlu bir ifade gördüm.
“Helal olsun lan.”
Bant makinesini elime aldım.
Masanın üzerindeki yarım kalmış koliyi önüme çektim.
“Kabul etmedim.”
Cenk birkaç saniye yüzüme baktı.
“Sen harbi manyağın tekisin.”
“Eyvallah.”
Sigaram bitince gidip çekimi aldım ve çıktım dükkândan.
O günden sonra ne patronu gördüm ne Nazım Usta’yı.
Ne de Cenk’i.
Ama eğer kafasına koyduğunu yaptıysa, ona iki aylık maaş borçluyum.
Paylaşarak destek olabilirsiniz!