Soğuk bir Ekim akşamı, Thames Nehri’nin üzerini çöken yoğun Sis, Londra’nın tarihi sokaklarını adeta tekinsiz bir tiyatro sahnesine çevirmişti. Yağmur damlaları, Westminster Vadisi’nin karanlık taşlarına sessizce düşerken, Big Ben’in döküm saat kulesi gecenin dokuzunu vuruyordu.
Arthur Pendelton, ellili yaşlarında, hayatını eski yazma eserlerin restorasyonuna adamış, insanlardan uzak durmayı tercih eden yalnız bir sahaftı. O gece, Soho’daki dükkânından çıkıp evine doğru yürürken yağmur birden bastırdı. Sığınacak bir yer arayan gözleri, caddenin köşesinde, Viktorya döneminden kalma ikonik kırmızı bir telefon kulübesine takıldı. Kulübe, modern zamanın unuttuğu, sokak lambasının sarı ışığı altında adeta bir hayalet gibi bekleyen eski bir sığınaktı.
Arthur, ıslanmış ceketinin yakasını kaldırarak hızla kulübenin içine girdi. Cam kapıyı kapattığında, dışarıdaki yağmur ve rüzgârın sesi aniden hafifledi. Tam derin bir nefes alıp fırtınanın dinmesini bekleyecekken, kulübenin ortasında asılı duran ankesörlü telefon tiz ve ısrarlı bir sesle çalmaya başladı.
Arthur irkildi. Bu saatte, unutulmuş bir sokak kulübesindeki telefonun çalması imkânsız gibiydi. Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra, belki de acil bir durumdur düşüncesiyle siyah ahizeyi kulağına götürdü.
“Alo?”
Karşı taraftan mekanik, duygusuz ve pürüzsüz bir erkek sesi yanıt verdi:
“Arthur Pendelton. Ahizeyi kulağından sakın indirme. Eğer telefonu kapatırsan, ölürsün.”
Arthur gülümsedi. “Bu bir şaka mı? Kiminle görüşüyorum?”
“Şaka olmadığını anlamak için kulübenin sol tarafındaki ahşap panele bak,” dedi ses.
Arthur bakışlarını sol panele kaydırdı. Ahşap çerçevenin arasına sıkıştırılmış, kırmızı lazer noktası tam da göğsünün ortasında odaklanmıştı. Karşıdaki binanın çatı katından, karanlığın içinden bir tüfeğin namlusu kulübeyi hedef alıyordu.
“Şimdi dinle beni Arthur,” dedi telefondaki ses, neredeyse fısıltıyla. “O ahize senin tek yaşam bağın. Eğer ahizeyi çengeline koyarsan, bağlantı koptuğu an tetiği çekerim. Kulübenin kapısını açmaya çalışırsan veya telefon bağını koparırsan, yine ölürsün. Bu gece sen, bu kırmızı kulübenin tutsağısın.”
Arthur’un kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı. Alnında soğuk ter damlaları birikti. Kulübe, birkaç saniye önce bir sığınakken şimdi etrafı camdan yapılmış saydam bir tabuta dönüşmüştü.
“Benden ne istiyorsun?” diye kekeledi Arthur. “Ben sadece bir sahafım. Kimseye bir zararım dokunmadı.”
“Aksine Arthur,” dedi ses coldly. “Sen sekiz yıl önce, Londra Merkez Kütüphanesi’nden çalınan ve içinde tarihi sırların bulunduğu o yazmayı onaran adamsın. İşvereninin kim olduğunu bilmeden sattığın o kitap, üç insanın hayatına mal oldu. Ben o üç insandan birinin kardeşiyim.”
Yağmur dışarıda şiddetini artırıyor, kulübenin camlarını çil çil dövüyordu. Dışarıdan geçen tek tük taksilerin sarı ışıkları camlara vurup geçiyor, ama kimse kulübenin içindeki ölüm kalım savaşını fark etmiyordu. Arthur, dışarıdaki insanlara el sallayıp yardım istemeyi düşündü ama telefondaki adam sanki düşüncelerini okuyormuş gibi konuştu:
“Hiç heveslenme. En ufak bir şüpheli hareketinde kurşun camı deler. Sadece konuşacağız. Ta ki sen geçmişinle yüzleşip gerçeği itiraf edene kadar.”
Gece ilerledi. Saatler gece yarısını gösterdiğinde Arthur’un bacakları titriyor, kulaklığı tutan eli uyuşuyordu. Yağmur ıslaklığı, kulübenin camlarında buğu oluşturmuş, dış dünyayı tamamen silmişti. Arthur, camların üzerine parmak ucuyla hiçbir şey yazamıyor, hareket bile edemiyordu. Londra onun etrafında uyurken, o hayatının en uzun gecesini bir metrekarelik kırmızı bir kafeste geçiriyordu.
Telefondaki adam, Arthur’a geçmişteki o meşum geceye dair sorular soruyor, Arthur ise bildiği her şeyi, yaptığı hatayı ve suçsuzluğunu gözyaşları içinde anlatıyordu.
Saat sabahın beşini gösterdiğinde, gökyüzü yavaş yavaş morarmaya başladı. Londra uyanıyordu. Süpürge araçlarının sesi, fırından gelen taze ekmek kokuları sokağa yayılmaya başladı.
“Sanırım bu kadar yeterli Arthur,” dedi telefondaki ses birden yumuşayarak. “Pişmanlığını hissettim. Bazen en büyük ceza ölmek değil, yaşarken bir kafese hapsedilmektir. Sen sekiz yıldır vicdanının kafesindeydin, bu gece de benim kafesimde kaldın.”
Arthur nefesini tuttu. “Beni öldürmeyecek misin?”
“Seni öldürmek bana kardeşimi geri getirmeyecek. Ama artık özgürlüğün ne kadar kırılgan bir şey olduğunu biliyorsun. Şimdi telefonu kapatabilirsin.”
Telefon hattından bir ‘klik’ sesi geldi ve hat kesildi.
Arthur, titreyen elleriyle ahizeyi yavaşça çengeline koydu. Göğsündeki kırmızı lazer ışığı kaybolmuştu. Kulübenin kapısını itti, dışarıdaki buz gibi Londra havasını ciğerlerine çekti. Sokak boştu; karşı çatı katında hiçbir iz yoktu.
Arthur Pendelton, o geceden sonra dükkânından ve evinden bir daha asla dışarı çıkmadı. Londra’nın tam ortasında, kendi isteğiyle kurduğu renksiz duvarların arasında yaşamaya devam etti. Londra ona özgürlüğünü vermişti ama o, o kırmızı kulübeden zihnen asla çıkamadı.


