Güzel bir şehir; ortasından geçen çay, şehri iki parçaya bölmüş. Islah edilmiş bu çayın her iki tarafı muntazam bir şekilde örülmüş taş duvarlar, kenarlarında demir korkuluklar ve şehir giriş istikameti boyunca kaldırımla
kaplı. Kenarında yürürken sanki deniz kenarında, kordon boyunda yürüyor izlenimine kapılıyorum. Yine yol boyunca dikilmiş geniş yapraklı ağaçlar, hele sonbaharın o sihirli etkisiyle yeşilden kahverengiye dönüşümü esnasında oluşan o renk cümbüşüne dönüşmüş adeta. Şehrin merkezindeki o restore edilmiş, eski kimliğini muhafaza etmiş evler, konaklarsizi büyülüyor; kendinizi zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissediyorsunuz.
Şehrin en yüksek noktasındaki kartal yuvası gibi kalesi, şehri kucaklıyor, ana şefkati ile sarmalıyor; kendinizi güvende hissediyorsunuz. Yine karşı taraftazamanında herkesin göreceği gibi yüksek bir tepeye yapılmış saat kulesi… Zamanı gösterirken zamana direnmekte. Camiler! Nasrullah Camii ve etrafı, halkın sözleştiğinde buluştuğu bir nokta gibi. Yine alışılmış görüntüler; emekli, işsiz, vakit geçiren insanların toplandığı bir alan. Kente turistik amaçla gelen yabancıları daburalarda şehrin gastronomi ürünlerini alırken gözleyebilirsiniz. Zira kentle özdeşleşen pastırma, sarımsak, çekme helva gelenlerin en tercih ettiği ürünlerdir. Hele benim bayıldığım kel simitse, tek geçerim! Bu simit aynı zamanda tirit denilen yemeğin de içinde kullanılıyormuş. Ha, bir de Nasrullah Camii önündeki çeşmeden suyundan içince tekrar geliyormuşsunuz. Ben defalarca geldim; acaba Bu kente ilk gelişim öncesinde dudak bükmüş, Ne kadar güzel olabilir ki! diye düşünmüştüm. Başka illere yaşam mücadelesi için göçmüş halkıyla kıyaslamış, kültür yoksunu bir kenttir,demiştim. Ne kadar yanılmışım! Bunlar aklıma geldikçe bu kente ve halkına bir özür borçluyum. Kültürel olarak kendi yaşadığım
kentten çok ileri bir seviyede gördüm. Kent müzesi, şapka müzesi, kaya mezarları, gastronomi çeşitliliği ve en önemlisi halkının kentine aidiyet duygusu… Beni en çok etkileyen, halkının kentine sahip çıktığı izlenimi oldu. Bu kanaate varmamın en büyük etkeni temizlik. Kentte, halkın sebep olacağı bir kirliliği görmedim desem yeridir. Yine ayrıca belediyenin ve devletin kamu kuruluşları katkısıyla yaptığı hizmetleri halkı tarafından korunması izlenimi beniçok etkiledi. Örneğin belediyenin yaptığını düşündüğüm çocuk parklarındaki oyun malzemelerinin temiz ve bakımlı olması, en basitiyle çekirdek kabuklarının yokluğu…Spor tesisleri bal dök yala! Bu sanki biraz da sosyolojik bir olgu diye düşünüyorum; göçle ilgili. Hâlihazırda misafiri olduğum bu kentin göç almaması en büyük etken. Kent, kentin içinde kendini bu kente aithissedenlerin sahiplenme duygusunda
yatıyor bence. Yani.Bir gün kendi kentime geri dönerim düşüncesinde olmayan insanlarda…Bir de yaşadığım kenti düşündüm; kültür kenti diye övündüğüm kent… Artık sanayi şehri olmuş, hızlı göç almış ve geri döneceğim zihniyetindeki halkın yaşadığı, yalnızca içinde bulunduğu evi yurt bellemi insanlar… Sokaklar, mahalle onun değil, bir gün dönecek. Evet, misafiri olduğum kent Kastamonu. Hani “Taş düşebülü, ayı çıkabülü” denilen kent… Ne taş düşüyor ne ayı çıkıyor. Medeni, insanlarıyla huzur yüklü bir kent, bu vatanın kurulmasında da önemli bi katkısı var. Şerife Bacısı ve isimsiz kahramanlarıyla Ankara’ya cephane çeken koca yürekli insanların ruhları şad olsun. Ben bu kenti çok sevdim.



