Son sarı zarftan çıkan fotoğrafı taradığımda kapıdaki el kayboldu. Baskıda duruyordu: pervazı
kavrayan dört parmak, yüzüğün bıraktığı açık renkli halka. Ekranda yalnız annem vardı. Belediyenin
mahalle sergisine sabaha kadar on fotoğraf gönderecektim, dokuzunu seçmiştim. Annemin evini
boşaltırken üstlendiğim iş buydu. Tarayıcıdan kısa bir tık geldi. Kapağı kaldırdım. Camın altındaki
ışık söndü, pencereninki fotoğrafın üzerine düştü. El oradaydı.
Otomatik kırpmayı kapattım. Ekranda kapı açıldı. Dışarıda duran kadının eteği, içeridekinin eteğine
değdi. Biraz daha içeri, diye geçirdim aklımdan. Fotoğrafı camın ortasına çektim. Kâğıdın kıvrılmış
kenarı başparmağımı çizdi.
Salonda halının yeri açıktı. Pencere ışığı o açıklığa yayılıyor, konsolun ardında kalmış soluk
dikdörtgende yükseliyordu. Annem öldüğünden beri eşyaları birer birer taşıyorduk. Yerleri kalıyordu.
Mutfak kapısının yanındaki duvarda Holbein’in Yargıç gravürünün çerçeveli kopyası duruyordu.
Gençliğimde bir takvimden kesip getirmiştim. Yargıcın arkasındaki iskelet asaya uzanıyor, pencerenin
yansıması açık avucunu örtüyordu. Annem cübbenin kıvrımlarını severdi. “Böyle kumaş bul da bana
getir,” derdi. Çerçeveyi indirmek için altına bir sandalye çektim. Üst kattaki çocuk piyano çalışıyordu.
Üç nota, bir bekleyiş. Sonra baştan. Sandalyeye çıkmadan bir sonrakini bekledim.
Dilek gelmeden bitirecektim. Sabah “Annemin kapıda olduğu fotoğrafı buldun mu?” diye yazmıştı.
“Bakıyorum,” demiştim. Gerçekten bakıyordum. Zarfların yıllarca durduğu çekmeceye, masanın
altına bakmış, sararmış kenarları açarken her yüzün üzerinde biraz oyalanmıştım. Fotoğrafı bulunca
telefonu elime aldım. Ekranı gömleğimin ucuyla silip masaya bıraktım.
Annem de böyle oyalanırdı. Fotoğrafçı Nihat Bey’in getirdiği fotoğrafları ayırır, masanın ucunda
oturan yüzlere, pencereye dönenlere bakardı. “Neyi arıyorsun?” diye sorduğumda bir yüz gösterirdi.
Sevim’in yüzünü. Fotoğrafı pencereye doğru eğince Sevim’in ağzının kenarı aydınlanırdı. “Burada
gülmüş,” der, kâğıdı o açıda tutardı. Elini indirince kapının gölgesi yeniden yüzüne düşerdi. Annem
başka bir baskıya geçerdi. Oysa ben onu tanıyordum. Dudaklarını ıslatmadan önce dilini ağzının sol
köşesine değdirirdi. Kahvesini bekletir, ilk yudumdan önce fincanın altını avucuyla yoklardı. Annem,
“Bak,” derdi. Bakardım. İkimiz de bakardık. Annem fotoğrafı ışığa doğru eğer, Sevim’in yanağındaki
karartıyı parmağıyla örterdi. “Baskıdan,” derdi. Parmağını kaldırınca leke yine orada dururdu. O
akşam da görmüştüm o morluğu. Sevim saçını yanağına çekmiş, annem de elindeki pudrayı uzatmıştı.
Fotoğrafa bakarken ikimiz de pudradan söz etmezdik. Bir keresinde fotoğrafı yerine koyarken, “Bir
yatak daha serebilirdim,” demişti.
Kapı çalındığında kâğıdı ters çevirdim. Sonra yüzünü yeniden açtım. Dilek, getirdiği boş kolileri içeri
almak için çantasını kapının arasına sıkıştırdı. “Bunlar sağlam,” dedi. “Altlarını da bantladım.”
Montundan ıslak yün kokusu geliyordu. Saçının dibindeki aklık, holdeki solgun ışıkta büyüdü.
Çantasını almak üzere eğildiğinde elim ondan önce uzandı, sonra durdu. Çantasını alıp masanın
yanındaki sandalyeye bıraktı. Kapıyı kapatıp arkasından gittim.
Sevim de o gece çantasını kapının arasına koymuştu. Dayımın nikâhından dönmüş, bizim evde yiyip
içmiştik. Tabakları topluyordum. Parmaklarım yağlıydı, üst üste koyduğum tabaklar kayıyordu.
Sevim, Dilek’in montunu iliklemiş, kendisininkini kucağında tutmuştu. Herkes kalktığı hâlde
kalkmıyordu. Salon boşaldıkça yüzü ortaya çıktı. Alt dudağındaki kesik, elektrik ışığında koyulaştı.
“Bu gece ikimiz burada kalabilir miyiz?”
2
Elimdeki tabağı ötekilerin üzerine bıraktım. Ses fazla çıktı. Sevim sustu, ben bir tabak daha aldım.
Annem yatak odasına baktı. Babam gömleğini değiştiriyordu. Sandalyede müşteriye yetişecek üç etek
vardı. Sevim’in kocasına iki aylık kira borcumuz birikmişti. Annem parayı koyduğu çekmeceye baktı.
İçinde ne olduğunu ikimiz de biliyorduk.
“Çocuk kalsın,” dedi. “Sen bir konuş. Sabah olunca…” Annem Nihat Bey’e döndü. “Gitmeden bir de
evde çekin bizi,” dedi, yakasını düzeltti.
Nihat Bey gravürün camında parlayan lambayı gösterdi. “Hanımlar, biraz daha içeri.” Annem
çerçevenin altına çekildi. Nihat Bey bir adım yana geçerek fotoğraf makinesini kaldırdı. Sevim
pervazı tuttu. Başparmağını boyası kabarmış yere bastırdı, ayağını eşikten çekti. “Şimdi gidersem yine
vuracak,” dedi. Nihat Bey gözünü vizörden ayırmadan anneme eliyle işaret etti. Annem biraz daha
yana çekildi. Holün soğuk havasına kızarmış yağ ve Sevim’in yakasındaki keskin ter kokusu karıştı.
Nihat Bey lambanın önünden geçerken gravürdeki iskelet başını eğdi. İnce, eklemli gölgesi Sevim’in
omzundan bileğine uzandı. Sevim elini çekmedi. Flaş gravürün camına çarpınca yargıcın yüzü
beyazlaştı, annemle Sevim’in arasında kalan kapı aralığı bir an silindi. Gözlerim alıştığında annem
çantayı yerden almış, Sevim’e uzatıyordu. Eğilmesine gerek kalmadı, diye düşünmüştüm. Sap avuç
değiştirdi. Kapı kapandı. Dilek içeride kaldı.
Şimdi karşımda oturuyordu. Kahvesini önüne koydum. Fincanın altını avucuyla yoklayınca başımı
çevirdim. Sevim’in kahvesini de o gece ben getirmiştim. Fincanın altını böyle yoklamış, sonra bana
teşekkür etmişti. Dilek’in yüzüne bakmadan fincanın tabağını düzelttim, sonra bir daha düzelttim.
Pencere ışığı masadan çekilmiş, gravürün camındaki beyazlık küçülmüştü. Yargıcın açık avucu
görünüyordu artık. Dilek fotoğrafın kenarını düzeltti, sonra duvara baktı. “Bunu da saklamış.”
Çerçeve için çektiğim sandalyeyi geri ittim. Ayağı döşemeye takıldı. “Camını geçen yıl değiştirdik,”
dedim.
Fotoğrafı kaldırdı. “Yıllardır bunu istiyorum. Annen her defasında benim başka bir resmimi bulurdu.”
Annemin o baskıyı zarfın dibine koyduğunu görmüştüm. Üstüne Dilek’in okul fotoğraflarını dizerdi.
Onlarda Sevim yoktu, kapı yoktu, pervaza tutunan el yoktu.
Annemin gözlerinin son zamanlarda iyi görmediğini söyledim. “Ben bu resmi ilk istediğimde gözlüğü
bile yoktu,” dedi Dilek. Annemin iğneye iplik geçirişini hatırlıyordum. “Son yıllarını söylüyorum,”
dedim. Fincanına uzandım. “Daha bitirmedim,” dedi. Elimi çektim. Üst kattaki çocuk yeniden başladı.
Üç nota. Bu kez Dilek’in iki parmağı masada devamını getirdi. İlk dersine giderken saçını ben
örmüştüm, kurdelelerinden biri ötekinden uzun kalmıştı. Sevim’i aradıkları gün de o kurdeleler vardı.
Karakoldan gelen adam, annemin söylediklerini yazdıktan sonra kalemini masaya iki kez vurmuştu.
Beklemişti. “Çocuğu bıraktı, gitti,” demişti annem. Adam bana döndüğünde tabakların yıkandığını,
mutfağın toplandığını söylemiştim.
“Annem korktu,” dedim.
“Ben de korktum.”
Karşı apartmanın üçüncü katında ışık yandı. Yaşlı kadın pencereye sırtını dönmüş duruyordu.
Sevim’in hırkasını, söküp yeniden ördüğü kol ağızlarını anlatırdı. Nereye gitse o hırkayla gittiğini
bilirdi. O gece sorulduğunda erken yattığını söylemişti. Şimdi perdeyi düzeltmek için elini kaldırdı.
Mutfak camındaki yüzümün üzerinden ince bir gölge geçti. Başımı çekmedim.
Fotoğrafı yeniden taradım. Işık annemin eteğinden Dilek’in saçına yürüdü, kapıdaki elde yavaşladı.
Tarayıcı takılıyordu. Aynı kısa tık. Dokuz fotoğrafı hiç bekletmeden geçirmişti. Sevim’in eli camın
3
altında, yüzü ekranın kıyısında kalmıştı. “Annem yine kapıda kaldı,” dedi Dilek. Cihazın ışığı aynı
yerde titredi. Ekrandaki el uzadı. Kapağa bastım. “Ne yapıyorsun?” dedi Dilek. “Kâğıt kıvrılmış.”
Elimi kaldırdım. Tarayıcı yeniden çalışmaya başladı. Dilek, “Öyle bırak,” dedi. “Kapı da olsun.” Tam
görüntüyü telefonuna gönderdim. Açıp büyüttü. Parmağı annesini geçti, benim ağzımın bir köşesinde
durdu.
“Yeniden başvurdum,” dedi Dilek. “Annemin kayıp dosyasını incelesinler diye.” Çantasından birlikte
katlanmış iki kâğıt çıkardı, fincanın ıslak halkasına değmesin diye fotoğrafın üzerine koydu. “Hâlâ
aynı şeyi yazıyorlar. Çocuğunu bırakıp gitmiş. Burada kalmak istediği dosyada yok.” Kat yerini
tırnağıyla bastırdı. Alttakini önüme sürdü. “O gece söylediklerini sen de duydun. Yazabilir misin?”
Belediyeden mesaj gelmişti. İsimlerle birlikte kısa, iç açıcı bir mahalle anısı istiyorlardı. Annem için
hazırladıkları panoda “Kapısı Herkese Açık Bir Ev” yazıyordu. Metni onaylamamı bekliyorlardı.
Dilek ekrana eğildi. “Herkese mi?” dedi. Eli montunun üst düğmesine gitti. “Peşinden çıkacaktım.
Annen kolumdan tuttu. Annemin merdivenden inişini buradan dinledim.” Kapıya baktı. “Babamın
evde olduğunu biliyordum.” Koridordan gelen soğuk ayak bileklerime dolandı. Ekranı kendime
çevirdim. Dilek’e annemin son günlerini, yatağının başında suyu nasıl beklettiğini, içmeden önce
bardağın kenarını nasıl sildiğini anlattım. Konuştukça sesim düzeldi. Dilek’in parmakları artık masaya
vurmuyordu. Üst kattaki çocuk yine aynı notada durdu. Cümlemi bitirdim.
“Yazacak mısın?”
“Sabah,” dedim. “Sabah bitiririm.”
Giderken önündeki kâğıdı fotoğrafla birlikte sarı zarfa koydu. Bende kalanı da uzattım. “O sende
kalsın,” dedi. Çantasını sandalyeden aldı, zarfı içine yerleştirdi. Kapıyı açıp eliyle tuttu, bana baktı.
“Kolileri fazla doldurma.” Merdivene çıkınca ardından eğilip baktım. Sahanlığın ışığı söndü. Yeniden
yandığında aşağıdaki trabzanı tutan elini gördüm. Ayakkabıları biraz sonra sokağın sesine karıştı.
Kapıyı yavaşça çektim. Kapının dili yuvasına oturmadı. Bir kez daha çektim. Mutfakta fincanın
altında nemli bir halka kalmıştı.
Oturup “O gece…” yazdım. Kahvem soğumuştu. Bir yudum aldım, dilimin gerisinde acısı birikti.
Piyano susmuştu. Kısa tık yeniden geldi. Tarayıcıyı kapattım. Duvardaki gravürde yargıcın avucu
karanlıktaydı, fotoğrafta ise annemin başının hemen üstünde seçiliyordu. Kırpma çizgisini tuttum.
Annemin dirseğine değmesin diye usulca çektim. Sevim çıktı. Dilek çıktı. Elimdeki tabakla ben de
çıktım. Kapı pervazından ince bir şerit kalmıştı. Biraz daha çektim. Gravürün çerçevesinden bir köşe
eksilmişti. Kırpma alanının üst kenarını azıcık geri aldım. Şimdi tamdı. Annemin yüzüne biraz ışık
ekledim.
Onuncu fotoğrafı gönderdim. Karşı evin mutfak lambası hâlâ yanıyordu. Yaşlı kadın elindeki bardağı
bıraktı, bizim pencereye baktı. Perdeyi bir parmak çektim. Dilek için açtığım sayfaya döndüm.
Yukarıda sandalye çekildi, musluk açıldı. “O gece…” yazısını seçip sildim. Sayfayı kapattım.



