Yüzyıllardır masalların, yasakların ve “din böyle emrediyor” sözlerinin gölgesinde büyütülen kız çocukları…
Değişmeyen bir şey var: Kadına biçilen ikinci sınıf hayat.
Okumasına, öğrenmesine, üretmesine engel olunur; dört duvar arasına hapsedilir. Sonra da dönüp kadına, “Ne icat ettin, ne buldun, insanlığa ne kattın?” diye sorulur.
Peki siz hangi fırsatı verdiniz de hangi başarıyı bekliyorsunuz?
Kendi ellerinizle bir odaya hapsettiğiniz, kendi çıkarlarınız için eğitimsiz bıraktığınız, kendinize eş değil adeta hizmetçi aradığınız kadınların sessizliğini sonra da “kader” diye adlandırdınız.
Üstelik bunu aşk adı altında romantize ettiniz.
Söz dine gelince kadını hatırladınız; yasakları anlatırken kadının adını öne sürdünüz. Mükâfatlardan söz etmeye gelince ise yine kendinizi kadınlarla müjdelediniz.
Yasak kadına, mükâfat erkeğe…
Ve sonra buna adalet dediniz.
Oysa bir inancın yükünü yalnızca kadının omuzlarına bırakıp, nimetini yalnızca erkeğe ayırmak adalet değildir.
Sonra modernizm dediniz.
Yıllar önce tarlalarda, bahçelerde ağır işlerde çalıştırdığınız kadınları bu kez “modern hayat”ın içinde hem işin hem evin yüküyle baş başa bıraktınız.
Kadın çalıştı.
Kadın çocuk büyüttü.
Kadın yemek yaptı.
Kadın temizlik yaptı.
Kadın yaşlısına baktı.
Kadın bütün bunların arasında ayakta kalmaya çalıştı.
Erkek ise çoğu zaman yalnızca bir işte çalışıp eve para getirmeyi yeterli gördü.
Menfaatinize hizmet etmeyen kadınları “paracı”, “şımarık”, “geçimsiz” ilan ettiniz. Oysa istediğiniz şey açıktı: Kadının hem emeğinden hem bedeninden hem sevgisinden yararlanmak; karşılığında ise ondan sessizlik beklemek.
Kendi sorumluluğunuz olan evin geçimini bile taşıyamadığınızda, yükü yine kadının omuzlarına bıraktınız.
Sonra kadın “dırdırcı” oldu.
Çenesi düşük oldu.
Geçimsiz oldu.
Ama hiç kimse dönüp evin içindeki erkeğin yetersizliğini sorgulamadı.
Çocuğunuz olmadığında bile yük yine kadının üzerine bırakıldı. Erkekliğinize söz gelmesin diye toplumun gözünde sorumluluğu kadına yüklemeyi tercih ettiniz.
Sonra bir adam çıktı.
Kadına yalnızca evin içinde bir rol değil, toplumun içinde bir söz verdi. Kadının seçme ve seçilme hakkını tanıdı. Onu yurttaş olarak gördü, değer verdi.
Ve siz ona düşman kesildiniz.
Çünkü aslında çok iyi biliyordunuz:
Kadının eline özgürlük ve güç geçtiğinde, artık kimsenin bedava kölesi olmayacaktı.
Ne yalnızca hizmet eden bir eş olacak, ne de susturulmayı kader sayacaktı.
Kısacası; menfaatinize hizmet etmeyen herkesi kötü ilan ettiniz. Kadını küçümseyerek, aşağılayarak, sesini bastırarak kendi ezilmişliğinizi yüceltebileceğinizi sandınız.
Ama olmadı.
Çünkü bir gün biri çıktı ve devran döndü.
Kadın, kendisine biçilen dar hayattan çıkıp kendi hayatının öznesi olmaya başladı.
Ve unutmayın:
Kadını susturan her düzen, aslında onun sesinden korkar.
Çünkü özgürleşen bir kadın yalnızca kendi hayatını değil, kendisinden sonra gelecek hayatları da değiştirir.

