Kaçıncı Hayat / Derya Tanrıverdi

 

‘Aslında biz’ dedi, slaytı durdurduğu dev ekranın önünde dinleyicilerine dönerek, derin bir nefes aldı, insanların yüzlerinde gezdirdi gözlerini, çok gizemli bir sır veriyormuş gibi devam etti, ‘bu dünyaya defalarca geldik.’ Sustu, dinleyenlerin tepkisini ölçtü, ellerini havaya kaldırarak yanlara doğru açtı. Kimseden ses çıkmadı, kimseye ilginçmiş bir bilgiymiş gibi gelmemişti belli ki. Hayal kırıklığını yüzüne yansıtmamaya çalışarak hafif tebessümle konuşmasını sürdürdü. Son olarak; ‘binlerce yıldır var olan bu gezende defalarca farklı bedenlerde yaşadık ve her birimizin ruhunda bu hayatlardan parçalar, izler var. Yaralarımız derinlerde bir yerlerde ve bize neden burada olduğumuzu söylüyor. Bunu bulmaya hazır mısınız?’ diyerek konuşmasını sonlandırdı. Birkaç saniye sonra beklediği alkış gelmişti. Yüzüne yayılan gülümsemeyle, istediği tepkiyi almış bir öz güvenle salondan ayrıldı. İnandıklarını böyle paylaşmak mutlu etmişti onu, aracını çalıştırırken aklındaki tek şey bir an önce evine gidip sıcak bir duş almak ve iyi bir uyku çekmekti. Direksiyondaki tuşa dokunarak müziği açtı. Bach’ın eşsiz eserlerinden biri duyuldu, sesi yükseltti, o müthiş notaların çellodaki tınılarına mest olurken aracını keyifle sürmeye koyuldu.  

Yataktan kalktığı gibi kahve yaptı kendine, gelen epostaları kontrol ediyordu. Keyfi yerindeydi, isimsiz bir maili tıkladı, çok kısa yazılmış ama son derece ilginçti. ‘Hatırlıyorum’ yazıyordu ‘bundan yüz yıllar öncesinde de buradaydım.’ İsim yoktu, eposta adresine takıldı gözleri, ‘yolcu.’ Birinin kendisiyle dalga geçtiğini düşünerek üzerinde durmadı, diğerlerini tıklayarak okumaya devam etti. Birkaç saat sonra aynı adresten bir mail daha aldı. ‘Benim anlatacaklarıma hazır mısın?’ diyordu yolcu! ‘Kimsiniz, öncelikle kendinizi tanıtın’ yazarak epostayı cevapladı. Yanıt anında düştü ekrana. ‘İnsan bu dünyada kim olduğunu bilemez, özellikle benim gibi birçok hayat yaşamış ve her birinin anılarını hâlâ ruhumda taşırken! Bunu en iyi siz bilirsiniz Fırat Bey, yoksa bana inanmıyor musunuz?’ Dün kendisini dinleyenlerden biri olduğuna emindi. Cevap vermek istemedi ama kimin kendisiyle uğraştığını da merak ediyordu. Bir süre bekledi. Bir mail daha geldi o sırada. ‘Evet düşündüğün gibi, dün oradaydım. Konuşmanı sonuna kadar dinledim. Tanıtayım kendimi, on beşinci yüz yılda cadı diyerek yakılarak can vermiş, on sekizinci yüz yılda idam edilmiş bir kraliçeydim ben! Şimdi bu yüz yılda kim olduğumu ve ne yapmaya geldiğimi birlikte bulalım Fırat Bey.’ Birkaç kez okudu yazılanları Fırat. Kendi anlattıklarından sonra bunların saçmalık olduğunu söylemesi de garip olurdu. Aklı karıştı bir süre, bilgisayarı kapattı sonra. En sevdiği kitabı aldı eline, arasından bir fotoğraf düştü yere. Fotoğrafı almak için eğildi, annesinin kucağında küçük bir oğlan çocuğu gülümsüyordu, kadının gözlerinde hüzün, kollarında Fırat. Dün gibi hatırlıyordu o günü. Ne tuhaf, oysa üzerinden asırlar geçmiş gibi. Zaman çok enteresan bir hadiseydi. Anılar arasında dolaşan zihnini kapı zili böldü. Fotoğrafı da kitabı da masanın üzerine bırakarak kapıyı açmaya gitti. ‘Merhaba Fırat’ diyen o neşeli ses salonda yankılandı. ‘Nasılsın bakalım?’ diyerek koşar adım içeriye daldı, ‘bu perdeler neden kapalı, ah Fırat yine…’ derken arkasını döndü Aslı, cümlesini tamamlayamadı. Fırat kapıyı kapatmış sessizce ona bakıyordu, sanki ilk kez görmüş gibiydi Aslı’yı. ‘Neyin var, iyi misin?’ dedi Aslı. Kafasını sallamakla yetindi Fırat. ‘Yeni uyandım’ diyebildi koltuğa otururken. Aslı elindeki paketleri masanın üzerine bırakırken fotoğrafı gördü ‘yine mi oluyor?’ dedi. Fırat anlamsız gözlerle bir süre Aslı’ya baktı. Ne demek istediğini anlamamıştı. Dünün yorgunluğu, gelen esrarengiz epostalar yüzünden durgundu. Konuşmaya hiç hali yoktu. ‘Kusura bakma ama şu an hiçbir şeye ihtiyacım yok, yorgunum ve sadece dinlenmek istiyorum’ dedi. Aslı hiç üstelemedi ‘tabii ben seni yalnız bırakayım, bunlar’ dedi masanın üzerindekileri göstererek ‘birkaç gün yeter, ben sonra yine gelirim, bir ihtiyaç olursa nasıl ulaşacağını biliyorsun.’ Teşekkür ederek kapıdan uğurladı Fırat.  

Bilgisayarını açtı, yeni bir mesaj daha vardı, ‘Fırat, sana daha önce de yazdığım gibi önceki hayatımdan izler taşıyorum. Farklı bedenlerde yaşadığım birçok şey aklımda, senin de söylediğin gibi, ruh bu hatıraları asla unutmaz. Ve ben burada yarım kalan işimi tamamlamak üzere bulunuyorum. Bu durum seni de yakından ilgilendiriyor.’ Bu bir şakaysa artık tadı kaçıyordu. Fırat’ın canı sıkılmaya başladı. ‘Sanıyorum ki her şeyi tamamen yanlış anlamışsınız. Evet bu dünyaya birçok kez geliyoruz ama yarım kalan işlerimizi tamamlamak üzere değil. Farklı bedenlerde ruhumuzu her hayatta biraz daha ileriye taşımak amacımız. Gelişmek, kaynağa ulaşıncaya kadar gelişmek. Ayrıca ruhumuzda önceki yaşamlara ait izler bulunur, zihnin çok derinliklerinde ve bunlara ulaşmak sandığınız kadar kolay değildir. Yani sizin dediğiniz gibi her şeyi hatırlamak pek mümkün değil. Sizi tanımıyorum ve bana yazmaya devam ederseniz gerekli yerlere şikayette bulunacağım’ yazdı ve gönderdi. Çok huzursuzdu, kalktı yerinden odasına gitti, başucunda duran ilaç kutusundan iki tane alıp ağzına attı, üzerine bir bardak su içti. Şimdi deliksiz bir uykuya hazırdı. 

Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açtığında rüyasında annesini gördüğünü hatırladı. Saçlarını kesmeden önceki haliyle, simsiyah o uzun saçları taradığını anımsadı Fırat, küçük ellerinde tuttuğu fırçayla. Kokusu geldi burnuna. Bu da çok ilginç gelirdi ona. Bir koku ait olduğu âna götürürdü insanı. Zamanda yolculuk gibi. Kokunun da hafızası vardı. Dünkü yazışmalar geldi aklına birden. Yolcudan yeni bir mail gelmiş mi diye kontrol etti. Yoktu. Anlaşılan o ki şikayet kelimesinden korkmuştu. Derin bir nefes aldı, gülümsedi. Mutfağa doğru giderken dış kapının altından atılmış bir zarf gördü yerde. Zarfı aldı, kapıyı açarak dışarıya baktı, bahçede kimseyi göremedi. Zarfı açtı sonra, gördüğü ilk şey mektubun sonundaki imzaydı, Yolcu. ‘Merhaba Fırat, ben seni bütün hayatlarımdan tanıyorum. Benden korkma, sana bir zarar vermem. Ama yardımını istiyorum. Hem ikimiz arasında ne fark var ki? Aynı şeyi savunuyoruz.’ Tatsız şaka korkutmaya başlamıştı, evini bilen biriydi demek ki. Fırat şaşkındı, korkuyordu. Hemen Aslı’yı aradı. Telefona yanıt gelmesini beklemeden açılır açılmaz konuştu Fırat. ‘Çok acil bir durum var çabuk buraya gel lütfen.’  

Bir saat içinde Aslı gelmişti, olanları anlattı Fırat. Önce epostaları kontrol etti, sonra mektup kağıdını aldı eline Aslı, ‘bütün bunlar ne demek oluyor?’ diye sordu Fırat’a. ‘Bilmiyorum’ dedi bıkkın bir sesle, ‘seminerden sonra, yani aslında iyi bir konuşmaydı, belki de oradaydı, takip ediyordu beni. Aslında dün söylemeliydim sana, sen geldiğinde kafam karışıktı, şu an da iyi düşünemiyorum zaten.’ Aslı, ‘Fırat’ dedi tüm şefkatiyle, ‘sakin ol, gel otur lütfen. Ben üç gündür görmüyorum seni. Hatırlıyor musun o günü, evden çıkmak istemedin, terapi için ben geldim sana. En son o zaman görüştük.’ Fırat hafiften kekelemeye başlamıştı. Yüzü asıldı. Odada adımlarını sayarak yürümeye başladı. Parmaklarını ovuşturuyordu bir yandan. ‘Ama o epostalar, bak yolcu adında biri, beni tanıyor, evimi de biliyor.’ Aslı yavaş hareketlerle kolundan tutarak koltuğa oturttu onu ‘gel, önce bir nefes al, bak güvendesin. Ben yanındayım’ dedi. Bilgisayarı açtı tekrar ‘bak Fırat, gelen eposta kutusu boş, hiçbir sorun yok, tehlike yok!’ ‘Anlamıyorsun Aslı’ derken iyice kekeliyordu artık. ‘Hayır Fırat, senin kafan şu an çok karışık, öncelikle ben dün buraya gelmedim, ayrıca sen de bir süredir evden çıkmıyorsun. Bak şu kağıda, mektup dediğin kağıt da boş, hiçbir şey yazmıyor. Sen fazla uyuyor ve yine kabus görüyorsun. Gerçeği seçemiyorsun. Daha öncekiler gibi, hatırla.’ Fırat Aslı’nın yüzüne bakıyordu boş gözlerle. Düşünüyor gibiydi ama aklında hiçbir şey yoktu. Tekrar kalktı ayağa, yürümeye başladı hızlı adımlarla. Hatırlamıyordu. Hiçbir şey hatırlamıyordu hem de. ‘Öncekiler gibi olan ne Aslı, anlatır mısın?’ dedi.  

Aslı çocuk psikiyatristiydi, Fırat’ı ilk gördüğünde yeni mezun olmuştu. Psikolojik sorunları olan annesi yüzünden küçük yaşlarda travmalar yaşamıştı Fırat. Tedaviden sonra babasıyla yaşamaya başlamış ama on sekiz yaşında onu da kaybedince yeniden ortaya ruhsal sorunlar çıkmıştı. Kabuslar çok fazlaydı, artık baş edemez hale gelmişti. Yıllardır görmediği Aslı’yı tekrar hayatına sokmuştu. Kliniğe yatması için iki aydır ikna etmeye çalıştığını anlattı. Sessiz kaldılar bir süre. Düşünüyordu Fırat, nasıl kabuslar bu kadar gerçekçi olabilirdi? Neden gerçekliği ayırt edemiyordu? Kabus olan hangisiydi? ‘Uyumak istiyorum Aslı. Hem de çok uzun süre uyumak. Bu zihin karışıklığı ile yaşamak çok zor. Uzandı kanepeye Fırat. Bir süre bekledikten sonra, ‘yarın yine gelirim’ diyerek çıktı evden Aslı. Onun gittiğini kapı kapandığında fark etti. Deli miydi şimdi, öyle olmalıydı. Olmayan şeyler okuyor, yaşamadığı şeyler kuruyordu kafasında, delilikti işte. Ya gerçekse, ya gerçekten daha önceki yaşamından anılarsa bunlar, ya da belki de Aslı diye biri yoktu. Kabus olan asıl buysa! Susmuyordu, kafasının içinde sürekli konuşan ses hiç susmuyordu!  

Gece saat üçtü gözlerini açtığında, uyanmak bir insana azap verir mi? Ona veriyordu! Bir bardak su içti. Gerçekleri yazarsa ayırt edebileceğini düşündü. Defter aramaya başladı kitaplıkta. Fotoğraflar düşüyordu sayfaların arasından. Bir kitap dükkanı önünde babasıyla gördü kendini, çok özlediğini fark etti. Sekiz yaşındaydı o zaman. Babasıyla yaşamaya başladığı ilk gündü. Dikkatle baktı fotoğrafa, dükkan tabelasını fark etti, gözleri irileşti Fırat’ın. Yolcu Kitapevi yazıyordu arkalarında. Kabuslar çocukluğuyla ilgiliydi belli ki, ama çok da anısı yoktu, fotoğrafın çekildiği o günü bile zor hatırlıyordu. Zorluyordu kendini, eski bir fotoğraf albümü çıkardı kitapların arasından, belki aklına bir şeyler gelir diye tek tek baktı hepsine. Görüntüler çok kısa bir an için o kadar tanıdık oluyordu ki. Karanlık bir oda geliyordu aklına, saklandığı kapaklı bir dolap! Kalp atışları hızlandı. Aynı korku sardı vücudunu. Bu da bir zihin oyunu değil miydi? Düşünceyi gerçek gibi algılayan zihin, anında duygular üretiyordu, üzerinden hiç zaman geçmemiş gibi üstelik. Rafta duran defter çarptı gözüne, sanki ilk kez görüyordu. Sayfaları çevirmeye başladı, kendi yazısına benzetemedi ama okumaya başladı hızla. 

Cumartesi  

Terk etti beni. Çok yalnızım, oğlumu da almak istedi ama vermedim. O da giderse ne yaparım? Biliyorum benden korkuyor. Ama nasıl söyleyebilirdim? O zaman beni sevmezdi ki! Zaten artık sevmiyor. Ya büyüyünce Fırat da beni istemezse. Fırat’ı kaybetmeye dayanamam. Neden böyle oluyor bilmiyorum. İnsan kendi aklını nasıl kontrol edemez ki?  

Salı  

Kabuslar görüyorum. Hep aynı yerde aynı kabuslar. O kadar gerçek ki. Çünkü bazen uyumadığıma eminim. Bana hep kötülük yapmışlar. Canlı canlı yakıldığımı hissediyorum bazen. Hayır delirmiyorum. İçimden bunları yapanlara kötülük yapmak geliyor. Fırat da sürekli ağlıyor. Ya ona zarar verirsem! 

Cuma 

İlaçlara yeniden başladım. Daha önce tedavi gördüğüm klinikte genetik demişlerdi bu hastalık için, çok korkuyorum, Fırat’ta benim gibi olursa diye. O da beni terk edecek, babası gibi bırakıp gidecek.  

Fırat okumaya devam etti, yarım yamalak hatırlayarak. Annesinin kendisini ne kadar ürküttüğünü. Babasının o eve her geldiğinde şiddetli kavgalar çıktığını. Karanlık bir dolaba girdiğini hatırladı. Gözünün önüne gelen bir yangın, havada sallanan bir çift bacak görüntüsü. Babasının yerde kanlar içinde cansız hali. Bu kabuslara neden olan travmanın görüntüleri yavaş yavaş düşüyordu zihnine. Çok küçüktü. Dolap çok karanlık oluyordu. Dizlerini karnına çekmiş, ter içinde kalmıştı. Ağlarken ses çıkarmamak ne kadar zordu! Her yer ısınmaya başlamıştı fazlasıyla. Dışarıdaki insanların seslerini duyuyordu. Kapı yumruklanıyor, camlar kırılıyordu. Küçücük kalbi göğsüne öyle hızlı vuruyordu ki, bütün vücudu sallanıyordu. Evin içinden sesler yükseliyor, birileri çocuk nerede diye bağırıyordu. Dolabın kapısını araladığını, dumanların etrafı sardığını gördü. Alevler çok yükselmişti, annesi kendini asmıştı. Kaskatı kesildi, şimdi olduğu gibi. Alevlerin diğer ucunda ‘Fırat bana doğru gel’ diye bağıran sesler vardı. ‘Fırat, oğlum, Fırat.’ Duyuyordu aslında ama tepkisizdi. Çok uzun bir süre susmuştu Fırat. Yetimhanede olduğunu hatırladı sonra. Aslı’yı ilk o zaman görmüştü. Sonra yeni evine, yeni ailesine gelmişti. Ve yeni babasını çok sevmişti. Her şey onu da kaybettiğinde tetiklendi. Kalbi bunca acıya yer bulamamıştı. Aslı haklıydı, kliniğe yatıp tedavi olmaktan başka çaresi yoktu. Kararlı bir şekilde salona doğru yürüdü. Aslı’yı aramak için telefonu eline aldı. Gözü bir an açık bilgisayarın ekranına kaydı. Yeni bir mesaj gelmişti. ‘Fırat, yine ben. Artık kim olduğumu biliyorsun. Yanıma gelmek ister misin?’  

Loading

Yazıyı nasıl buldunuz?

Oy için yıldıza tıkla!

Ortalama Oy / 5. Oy Sayısı

Oyu yok

We are sorry that this post was not useful for you!

Let us improve this post!

Tell us how we can improve this post?

Paylaşarak destek olabilirsiniz!
'Yazmasam deli olacaktım.'
Yazı oluşturuldu 7

Bir cevap yazın

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön